Köprüleri Yıkmayın

Köprüleri Yıkmayın
Istanbul Art News, Kasım, 2016


Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yaratıcı Avrupa fonundan tek taraflı olarak çekildi. Yani on yılın tecrübe ve bilgi birikimi, geliştirilmiş olan onca ilişki bir anda kesildi. Bir kez daha gereksiz yere ‘cause célèbre’ olundu. Türkiye’nin dipsiz bir kuyuya serbest düşüşünün bir sekansı daha diyebilirsiniz, ani ve tepkisel bir tutum diyebilirsiniz ama bu yıl kış saatlerine geçilmemesi ile beraber okunduğunda Avrupa’dan kıtasal kopuşun bir alametinin daha belirdiği ortada.

Orta ve Doğu Avrupa Bölgesel Kültür İzleme Grubu Budapest Observatory [BO] geçtiğimiz günlerde “Türkiye, Bir Dönemin Sonu mu?” başlığıyla bir haber yayımladı. Türkiye’nin Yaratıcı Avrupa Programından çekildiğini hatırlatan izleme grubu Yaratıcı Avrupa ve öncülleri açısından İstanbul ve Türkiye’de kültürün parlayan bir dönem olduğunu hatırlatarak küçük bir döküm verdi. Döküme göre, 2011 Artprice report sıralamasında Türkiye’den 18 sanatçı var. Bugün bile Türkiyeli sanatçılar sıralamada, Polonyalı veya Romanyalı sanatçıların önünde. 2014 yılında Avrupa Konseyi Müze Ödülü Baksı, Avrupa Müze Forumu ödülü de Masumiyet Müzesine verildi. Aynı yıl yapılan bir araştırmaya göre, yükseköğretim sıralamasında Türkiye üniversiteleri, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tümünden daha nitelikli eğitim kurumlarıyla ilk 400’ün içindeydi. TEDA’nın Avrupa edebi çeviri büroları ailesine tam entegrasyonu gerçekleşmişti.

Türkiye AB fon anlaşmalarını imzaladıktan sonra öteki ülkeler gibi ortak havuzu 2005’ten beri fonlamaya başladı ama karşılığını almakta zorluk çekti. Anlaşılması gereken bunun bir öğrenme süreci olduğu. Kültür hizmetindeki sivil toplum kuruluşlarına davetler coğrafi açılım gibi egzotik nedenlerle başlamıştı, katılıyorduk ama ne desteğinden yararlanabileceğimiz ne de işleyişine hakim olabildiğimiz projelerin içindeydik. ‘Avrokratik’ süreçlerin nasıl işlediğini öğrenmek, projelerin düşünce süreçlerine partner olmaya katılmak ve başvuru literatürüne hakim olmak zaman aldı. ‘Fon yazarlığı’ müessesesi gelişti, projeler koçlarca değerlendirildi. Bunlar, öğrenmenin parçası olarak algılandı zira kurumlar arası bilgi aktarımı, profesyonel gelişme, birlikte çalışmanın incelikleri ancak böyle biçimleniyordu. Örneğin SALT olarak 2013 yılı sonunda da beş Avrupa müzesi ile birlikte dört yıllığına toplamda 2,200.000 euroluk bir fon aldık. Bununla “Nerden geldik buraya”, “Tek ve Çok” gibi sergiler gerçek oldu, yayınlar yapıldı, birliğin sesi dinlenilir oldu, değerli bir demokratik görgü geliştirdik. Partnerlerimiz bize, biz partnerlerimize çok şey kattık.

AB’nin yayınladığı ilerleme raporlarında Türkiye'nin katılım karnesinin zayıf olduğu, yeterli başvuru üretilmediği, proje liderliği yapmadığı konuları zaman zaman irdelendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tanıtım kampanyaları ve programlar geliştirerek katılımı yükseltmeye çalıştı.

Türkiye ile AB denk değiller. Hollanda’da bir vakıf, İspanya’da bir dernek veya Yunanistan’da kâr amacı gütmeyen bir şirket kurmak kolay ama Türkiye’de kurumsallaşmanın önünde kimisi psikolojik olmak üzere ciddi engeller var. Kimileri haklı sebeplerle ‘legale çıkmak’ istemiyor, oluşum olarak kalmayı tercih ediyor. Bu özellikle küçük kurumlar için geçerli ve fonlara başvurular imkansızlaşıyor. Resmî statüsü şirket olan ama kâr amacı gütmeyen çok sayıda kurum var. Vakıf olmak için baştan ortak bir varlık gerek. Kurulsa bile vergi açısından bir kolaylık sağlamıyor. Vergi muafiyeti için bakanlar kurulu kararı gerekli. Yani İstanbul’dan bir ok atıp o oku Ankara’daki iğne deliğinden geçirmeyi başarmanız lazım. Sonuçta, başvuru aşamasına gelmek için bu konularda ciddi tecrübe geliştirebilen, buna yönelik birimleri olan müessese olmak, fon geliştirme konusunda kadrolaşmak gerekiyor. Söz konusu rakamlar yükseldikçe bu daha da ivedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yaratıcı Avrupa fonundan tek taraflı olarak çekildi. Yani on yılın tecrübe ve bilgi birikimi, geliştirilmiş olan onca ilişki bir anda kesildi. Bir kez daha gereksiz yere ‘cause célèbre’ olundu. Türkiye’nin dipsiz bir kuyuya serbest düşüşünün bir sekansı daha diyebilirsiniz, ani ve tepkisel bir tutum diyebilirsiniz ama bu yıl kış saatlerine geçilmemesi ile beraber okunduğunda Avrupa’dan kıtasal kopuşun bir alametinin daha belirdiği ortada. Kültür ve Turizm Bakanlığı, çekilmenin nedeninin Yaratıcı Avrupa tarafından desteklenen Dresden Senfoni Orkestrası’nın “Aghet”i [Büyük Felaket] olduğunu yalanlamadı. Yani Yaratıcı Avrupa programına destek veren çok sayıda ülkeden hiçbiri herhangi bir kültür programına müdahale hakkını kendilerinde görmezken Türkiye böyle bir tutuma giriyor, kültür programlarında bir ilk.

Bu karar pire için yorgan yakmaktan ibaret olabilir mi? Faturanın kimlere çıktığının bilinmiyor olması da mümkün değil. Eldeki araç neyse ki burada paradır --parayla cezalandırmak-- pek de görgülü, hoşgörülü, medeni bir tavır olmadığı gibi demokratik mesafe kurallarını da rafa kaldırıyor. Bir programdan ötürü rahatsızlık çekiliyorsa sıkıntılar farklı mecralarda tartışılmalı ve sadece tartışma olarak kalmalıydı. Ama bir programdan dolayı tüm programları cezalandırmak kültür STK’larının külliyen cezalandırılması anlamına geliyor. Sonuçta bu durum Türkiye’nin kültür ifadelerinin en saygın mecralar üzerinden Avrupa’da görülmemesi, ilişkilerin kültür ifadeleri temelinde kurulmaması anlamına geliyor. Şunu da bilmek lazım: Türkiye’nin sürekli olarak çeşit çeşit projeyi Avrupa’ya ihraç etmesi bunların kabul gördüğü, ciddiye alındığı anlamına gelmiyor. Politik programa göre tercih edilen projeleri desteklemek ve araçsallaştırma anlayışı ile sadece izole olunur.

Türkiye, Yaratıcı Avrupa programına para var diye girmedi, demokratik süreç içinde, kültürdeki gösterdiği performansla çeşitli kriterleri yerine getirerek girdi. Şimdi çıkıldı; kimseye sormadan, konuyu müzakere etmeden, küsüp çıkıldı. Müzakeresiz ricat ederseniz, baştan neden girdiğiniz de sorgulanır. Dahası şimdiye kadar fona aktarılan, verilen destek de boşa gitmiş oluyor. Şimdiye dek yatırılan bu fonlar geri gelmeyecek, iade yok. İşin kötüsü, geri dönmek istediğimiz zaman bir daha almaya tenezzül edecekler mi, onu da bilmiyoruz. Aynı biçimde Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yıllar boyu bu işe verdiği emek ve tecrübe birikimi de boşa gitmiş anlamına geliyor ki, bunların hiçbiri paraya çevrilecek konular değil. Doğrudur, Türkiye şimdiye kadar beş koyup bir almış olabilir ama bu bir öğrenme sürecidir. Avrupa kültür ailesinde yer almamız çok emek ve zaman aldı. Bu kültür ailesi, Avrupa’nın dar duvarlarını kayda almayan, idealde Avrupa’nın nasıl olması gerektiğine dair muhayyileye sahip en kritik aracı.

Konuya dair, belki de ilk kez Boğaz metaforunu kullanmak zorunda kalıp l’internationale müzeler konfederasyonu olarak bir duyuru yaptık. Duyurunun belli bölümlerini burada yeniden iliştirme ihtiyacını hissettim.

''... İstanbul, yalnızca dev bir metropol ve tarihî bir şehir değil; aynı zamanda, kıtaların buluşma noktası. Boğaz'ı geçmek, sembolik olarak farklılıkları birbirine bağlamak ve tahayyül edilen bir kolektiften diğerine geçmek anlamına geliyor. Maddi ifadesini köprülerde bulan bu konum, tüm ülkenin karakterini de niteliyor. Kültürleri birbirine bağlayan bir ülke olarak Türkiye, birleştirici ve bir o kadar da ayırıcı bir güce sahip. Türkiye hükümeti, yakın zamanda bu tarihi boğaza bir köprü daha inşa etmiş olsa da, simgesel anlamda, buradan daha az sanatçı, entelektüel ve fikrin geçmesiyle sonuçlanacak bir karara da imza atmış bulunuyor.

Bu karar, Türkiye ile AB arasında var olmaya devam eden kırılgan nitelikteki kültür değişimine muazzam bir zarar verecek. Kültür kurumları arasında diyalog olmayınca, bölgede önemli bir yumuşak güç kaynağı kaybedilecek. Halbuki günümüzde, farklılıkları barışçıl bir üslupla müzakere edebilmek, tarih ve kültüre dair çeşitli anlayışları kavrayıp kucaklamak, ortak yönlerimizi keşfederek tahammülsüzlük ve ayrımcılığı azaltmak için en çok bu yumuşak güce ihtiyaç duyuyoruz.

Lütfen köprüleri yıkmayın. Aramızda fikirlerin akmasını sağlayan geçidi açık tutun. Türkiye ve Avrupa'nın tarihleri yüzyıllardır iç içe örüldü. Farklılıklarımız ya da inançlarımız ne olursa olsun, tarih ve coğrafya siyasi iradeyle esnemeyecektir. En azından birbirimize bakmaya ve daha iyi bir gelecek için toplumlarımızın hayal, umut ve rüyalarını paylaşmaya devam edelim....''