Yıl 1971. Yazın iki haftasını Yörükali’de geçirdik. Ada’ya gitmemiz annemin mi ısrarıydı, hatırlamıyorum. Annemle babam ters ırkçılıkları veyahut tercihleriyle yaşarlardı. Annem çocukluğunda bir iki yaz geçirdiği Büyükada’dan on yaşındayken Jako’nun evlilik teklifiyle başlayan [ve biten] hikâyeleri vardı. Babams ise gözleri dolmuş şekilde 6-7 Eylül olaylarını anlatıp durur, mutlu anlarında ekmeğe psomi der, çoğu Arnavutköylü gibi Rumcayı iyi hatırlardı. Küçüklükten tanışları hep uzak yerlere göçmüşlerdi. İkisi de, ama öncelikle babam, bir hikâyede yaşar gibiydi. Hep bir kayıp dillendirilirdi ama Ada vapurunda kırık bir Fransızcayla “şerii” diye cilveleşen hep yanyana ve bir arada oturan Yahudi ailelerine ikisinin de yakınlıkları yoktu.
Ataköy 2. Kısım K35/D31’den, temiz aile müesseselerinden, hukukçu, dişçi, doktor, öğretmen, profesör, eczacı, keman hocası gibi ihtisas sahibi ortalama ortamından 1973’te Ada’ya geçtik. Borçlara girildi ve Dilburnu’na yakın, dik bir sokağın tepesinde bir ev alındı. Artık bizim de birtakım müreffeh İstanbullular gibi ikinci evimiz olmuş, eksiğimiz kalmamıştı. Evin bahçesinde incir ve ıhlamurlar vardı ama tam bir viraneydi. Ataköy’ün sıhhi ortamından sonra oturamadık orada. Sonra annemler vadinin öte yanında, Âşıklar Yolu’nun başında, bahçe içinde, tek katlı bir eve âşık oldular. Bir yıl boyunca dürbünle izleyip, önünden dolaşıp, sabırla beklediler. Ev satılıktı ama sahibi seçiciydi. Kıbrıs savaşından hemen önce aldığımız o ilk evi satıp bu eve talip olduk. 1974 sonbaharında, bir öğleden sonra evin sahibi ve hanımıyla bahçeye oturduk. Bahçe de bahçeydi. Biberiyeler, türlü çeşitli agav, defne ağaçları. Heybeli’nin ucundan Dilburnu’na kadar tepeden Değirmen Koyu’na bakıyordu, ev de ormanın tam kenarında, sırtını da Asım Mutlu’nun güzelim evlerine dayamıştı. Ağaçlardan birine yamuk bir sac levha çakılmıştı. Üzerinde, yağlı boyaya bandırılmış bir tuval fırçasıyla eğreti el yazısı “dikkat cigaralara yangın” yazıyordu. Babamlar evin sahibi Mösyö Romilos Valyas tarafından kabul edilmiş olmaktan ötürü çok mutlu, bir yandan da tedirgindiler.
Hikâyenin sonrası şöyle: Mösyö Valyas babama dönüp diyor ki “Ümit bey siz bana para vereceksiniz” sonra ayağımızın dibine serili manzarayı gösterip “Ben de size bunu vereceğim, bu parayla ölçülür mü?” Sonra uzun bir es. “Burası artık bizim memleketimiz değil” diyerek cümleyi kapatıyor. Bir yandan kıvanç içindeyiz, bu evi almaya biz seçilmişiz. Öte yandan fena bir burukluk… Ada’nın ana bileşeni, bakıcısı, hafızası elveda diyor, derken de bir sorumluluk devrediyor babamlara. Sıra sizde diye. Evi alıyoruz. Mösyö Valyas hanımıyla doğup büyüdükleri memleketlerini bırakıp 70 yaşlarında yeni bir ülkeye, Yunanistan’a taşınıyorlar.
Herkesin bir başka Büyükada’sı var. Benimki bu, bir kıyım ardından kazananların hikâyesi, yani bildik bir Ada anlatısı.
Evi aldığımızda, ikisi çatıdan, biri tuvaletten, bir diğeri evin duvardan, biri ardiyeden, ikisi de ayrı ayrı girişlerden olmak üzere yedi çıkış noktası vardı. Yapıya işlemiş bir endişe. Evde matrisleriyle birlikte 1874 yapımı Richmond marka piyanola vardı ama tuvalet kapısının üzerinde, gene yağlı boya fırçayla yazılmış sekiz kıtalı, kakaya adanmış Rumca şiiriyle matrak, şatafatsız ve kişilikli bir evdi. Mösyö Valyas giderayak, karı koca Âşıklar Yolu yürüyüşlerinde, koca bir kayanın dibine, manzaranın keyfine varmak üzere içtikleri ara kahvesi için sakladıkları iki fincan, bir cezvenin yerini gösterdi. Ada bizim oldu ama Ataköy’de hiç görmediğim türden net ve kesin bir sınıf ayrımı vardı, Büyük Kulüplüler ve Seferoğlular, Kotralılar, 25 beygir ve üstlüler, Lacoste’lular ve Stan Smith’liler ve Spedo’lular.
Adalıydık artık ama durum el vermiyordu öyle aşık atmaya. 1976 baharında Ayvansaray’da 5.5 metrelik bir sandal yaptırdık bir de 9.5 beygir Evinrude motor edindik, Değirmen Koyu’na demir atıldı. Sonu gelmeyen yazlar onun üzerinde geçti, her günü o motor sandaldan sökülüp karaya alındı ve zincirlendi. Yılda bir Perşembe Pazarı’na indirilip bakıma alındı. Motor hareketlilik getirdi, kâh Burgaz’a İzzet’e, kâh Ada’nın arkasındaki mağaralara, Viranbağlar’a, Leandros’a gidilir, midyeler toplanır, istavrit yemekten gına gelirdi.
Ada benim için bir de Pavli demekti, ilk kez 1976’da bir bahar günü vapurda karşıma geçip sigara istediği zamandan itibaren. Tanımıyorsanız ürkerdiniz, mağara adamı gibi, küfür kıyamet. Ada böyle insanlardı. İsim isim bildiğiniz, her birine küçük bir efsane iliştirilmiş, şehre intibak etmeyi seçmeyen, zamanı askıya almış insan kümeleriydi. Bir kerametleri var sanırdınız, onların sizi tanıdığını bilmek, selamınızı aldıklarını görmek de bir itibar vesilesiydi.
Şubat mimozaydı Ada, bahar sonu temizliği herkesle selamlaşmak demekti, Haziran da dut ve malta eriği, yaz sonuna doğru da incirdi. Şimdilerde annem demek Ada ve Refika’nın gelmesini beklemek.