İstiklal Caddesi’nin Ötesi

BirGün, 17 Temmuz 2006

İstiklal Caddesi ve dâhilindeki kamu mekânlarına yaklaşımımız, örtük bir Pera nostaljisinden besleniyor.

Aksanat’ın giriş kat galerisi Teknosa mağazasına dönüştürüldüğünde, kamusal mekândan ricat edildiği sanılıyor. Hem Aksanat’ın geçici olarak küçültülmesi hem de dört ay önce Borusan Sanat Galerisi’nin kapanması[1] çok kısıtlı bir tepki uyandırdı. Asıl mesele, Aksanat ve Borusan Sanat Galerisi örneklerinin, caddenin yakın geçmişteki dönüşümüne dair ne anlattığı…

İstiklal Caddesi’ndeki kimi yapıların cephesinin 1980’lerin sonundan itibaren cam ve alüminyumla giydirilmesi, daha sonraları bunlardan arındırılarak bu kez de ne idüğü belirsiz bir tarihî üslupla kaplanması (caddenin girişinde Aksanat ve Galatasaray’daki Beyoğlu İş Merkezi yapıları gibi), açılışından kısa bir süre sonra içindeki tüm dükkânların kapandığı Markiz kurmacası[2] ve “vitrin Peralaştırması”, caddeye bir tema parkı biçiminde sınıf atlatılmasının sadece ön adımlarıydı. Tarihî yarımadanın, özelde Süleymaniye civarının “yüksek Osmanlı” mimari tarzına indirgenerek tema parklaştırılması da benzer bir durum. Rant, kadife eldivenlerini kuşanmış, düpedüz ayrımcılık yapıyor. Yerel yönetimin kolaylaştırmasıyla, yıpranan yapı grupları koruma kisvesi altında özel çıkar kabilelerine devrediliyor. Kentin master planı, tümüyle özel sektör çıkarlarının hizmetinde.

Tarlabaşı Bulvarı’nın tam ortasında, aşılmaz bir barikat gibi yolu kesen korkulukların çizdiği sınır, mahallenin Tarlabaşı tarafını ekonomik olarak sürdürülemez hâle getirmişti. Yaklaşık 15 yıllık ekonomik çökertme uygulaması sonunda, şimdi şiddete dayalı bir rehabilitasyona giriliyor, ki istenmeyenler iyiden iyiye görünmezleşsin ve yerlerine gelenler bölgeyi mutenalaştırsın.

Bundan iki yıl önce, “kamusallıkları onanmış sanat merkezleri bölgeden dışarıya itelenecek, bunların yerine şaşaalı ticari galeriler ya da showroom’a benzer kültür merkezleri gelecek” demiştim. Ancak, rant o kadar yükseldi ki, rota bugün toptan sıhhileştirmeye döndü. Beyoğlu’nun tarihsel sabitlerinden bar/pavyon/seks endüstrisi artan bir hızla, diğer gayrimüslim semtler olan Pangaltı ve Kurtuluş’a itiliyor. Bunların yerine, Etiler ve Levent’ten yüksek eğlence endüstrisi nakledilip monte edilmekte. Beyoğlu, büyük bir alışveriş merkezi gibi tümüyle kontrollü, tırmalamayan bir mekâna dönüştürülüyor.

İstiklal Caddesi’nin rant değeri hızla yükseltilirken basıncın yan sokaklara da sirayet edeceğini ve caddenin toptan müşteri değiştireceğini varsayabiliriz. Artık, caddeye girerken eteğini iki santim yukarı çeken genç kızlar, punklar, metalciler, keşler; yaşadıkları mahallelerde yapamadıklarını yapacak, giyemediklerini gösterecek olan çocuklar buraya gelemeyecek. Caddenin, travestilerden İstanbul Barosu’na, Aydınlıkçılar’dan PKK’ye, kısaca her kesime tanıdığı kendini ifade etme hürriyeti büyük ve çok uluslu markalarla yer değiştiriyor. Gösteriler azalacak. Cumartesi Anneleri gideli üç yıl oluyor…

Sanat kurumlarının İstiklal Caddesi’ni sıhhileştirmesi söz konusu değil. Bakırköy, Kadıköy ve Beşiktaş’tan da ekstrem bir kamusal mekân olan İstiklal Caddesi, aslen arzu edilmeyenlerin yeri… Dünyanın hiçbir yerinde, trafikten arındırılmış bir mekânda bu kadar yoğun bir kültür kurumu çeşitliliğine ve ekonomik farklılaşmaya rastlanmazdı. Beyoğlu, yerel ölçekle markanın belli bir dengede durduğu bir yerdi. Ancak, her geçen gün bir terzi, bir manifaturacı, bir cenaze levazımatçısı, bir fotoğrafçı, bir yamacı, bir küçük gazete, bir küçük matbaa daha ayrılırken uluslararası markaların merkez mağazaları ana caddeye yerleşiyor. Caddenin profili mağaza profiline göre değişirken dışa dönük, izleyicisinin “profesyonel” olmadığı sanat kurumlarının işlevinde kökten bir dönüşüm yaşanacak. Dünyada çok az kurum, arındırılmamış, karışık profile sahip bir bir izleyici kitlesiyle çalışma imkânına sahiptir. Caddenin potansiyeli, profesyonel izleyicisi olmamasındaydı; “yürü ve gir” türü, kendine özgü bir model teşvik edilmekteydi. Mesela Platform Garanti olarak biz, kalabalıkların dedektörlerden, üniformalı güvenlik görevlilerinin zanlı muamesinden, gözetleme kameralarından geçmeden; “Burada SANAT var, ona göre; sesinizi kısıp terbiyenizi takının” ve “Zaten anlamazsınız” hissine kapılmadan rahatlıkla içeri girmesini önemsiyorduk. Yakın zamanda İstiklal Caddesi’nde, Platform Garanti gibi yılda 125 binden fazla izleyicinin ziyaret ettiği kurumlara gerek kalmayacak ve bizler de, gittiğimiz yerlerde parçalanmış, seçici/seçen “kültür müşterisi”yle baş başa kalacağız.

Başka bir yönden bakarsak; toplum mühendislerimiz, belki de yegâne ulusal ortak çarpanımız olan “goygoy”culuğu hiç bu kadar etkili bir biçimde kullanmamıştı. Vapurumuzu seçebiliyoruz; kentin bir gün Picasso’ya, bir diğer gün bir başka marka isme boyanmasından zevk alıyoruz. Sanat ve kültür tüm billboard’larda. Bu fikri satın alanların ciddi bir yüzdesi de kurumsal çalışanlar… Kamu ile temsilleri ekranlarla, açık hava panolarıyla yer değiştirdi. Tema parklaştırılan tarihî yarımada Pera’ya bağlandı. Kent, bu bölgelerde alışveriş merkezine çevrildi. 1980’lerin galerilerinden 1990’ların kültür merkezlerine, 2000’lerin başında da müzeleriyle boyut katlayarak gittikçe medyatikleşen kurumlar içine kapanık modellere evrilecek.

Notlar

[1]  Borusan Sanat Galerisi 1997’de açıldığında, İstanbul’da uluslararası ve bölgesel pratikleri gösteren yegâne kurumdu. Güncel mimari projeler ile genç sanatçılara açık olan kurumda, faaliyetlerinin sonlandırıldığı Nisan 2006’ya dek 56 sergi gerçekleştirildi. 

[2]  Bk.: “Markiz nihayet açılıyor”, hurriyet.com.tr/markiz-nihayet-aciliyor-190713, 19 Aralık 2003 (Erişim: Nisan 2016)