Dünya senin

2005

Dünya Senin

9. İstanbul Bienali, sanat ortamına genel bir bakış değil. Sanatın bugünkü durumunu özetlemeye ya da güncel pratiklerin belli temayüllerini temsil etmeye kalkışmıyor. İstanbul için, İstanbul düşünülerek üretilmiş ve bu yaklaşım gözetilerek seçilmiş bir dizi işten oluşuyor. 1987’den beri her İstanbul bienalinin arka planı olan şehir, bu sefer bienalin içinde kurgulandığı, izleyicilerin ziyaret esnası ve sonrasında döneceği ortamın ta kendisi hâline geliyor.

En iyi sanat, yokluğunda aklımıza gelemeyecek olanı bize düşündürendir. Modernist ve avangart pratiklerin geleneğinde sanat, var olan modellere meydan okuyarak alternatifler ileri sürmeye yarayan bir araçtır. Modernizmin bir veçhesinin estetikle daha fazla ilgilendiğini iddia etmek mümkün ama bu bienaldeki işlerin çoğu daha doğrudan, anlamı sorgulayan yorumbilimci yönüyle avangart gelenekten kaynaklanıyor. 9. bienal, belirli bir mekân ve zamanın işaretlerinden hareketle anlam öneren bir forum olarak tasarlandı. Bu önermeler, her bir sanatçı ile şehir arasındaki ilişki kadar, işler ve izleyiciler arasında öngörülen ilişkiyi de tarifleyen kişisel ve samimi koşullar içerisinde geliştiriliyor. 

Projelerde zaruri bir şekilde mevzu ve yaklaşım çeşitliliği var. Sanatçıların neredeyse yarısı ya İstanbul’da yaşıyor ya da araştırma ve üretim yapmak üzere uzun süreliğine İstanbul’a davet edildi. Kimisi mevcut fikir ve önerilerle gelirken kimisi de işlerinin yönünü belirlemeden önce şehrin kendisine çarpmasına izin verdi. Genellikle tanıdığımız, pratiklerine aşina olduğumuz ve iş yapma biçimlerine güvendiğimiz sanatçılarla çalışmayı seçtik. Nasıl bir sonuç çıkacağına dair hiçbir fikrimiz yoktu; açılış gününden önce de tam olarak bilemeyeceğiz. Yeni sipariş edilen işlerin yanı sıra, dünyanın diğer yerlerinde bu bienalle bağlantılı yöntemlerle çalışan sanatçıların çoklukla mevcut işlerinden seçim yapmayı önemsedik. Bunu da, izleyicilerin bienali okuyuş biçimlerinin çeşitliliğini genişletmek ve bir tür İstanbulculuk budalalığından [İstanbul özcülüğünden] uzak durmak için yaptık. Yine de, işlerin İstanbul’un ne olmadığını görselleştirerek ya da farklı coğrafi, kültürel ve toplumsal özelliklere sahip yerlerle arasındaki benzerliklere dikkati çekerek şehirle bir etkileşim kurmasını umuyoruz.

Fetihçi bir imparatorluğun merkezi olarak tarihinin yanı sıra, dinamik dönüşümü kutlanırken gözden uzak yeni eşitsizlikler ürettiği düşünüldüğünde, alçak gönüllülükten yoksun bir İstanbulculuğun bu süreçte son derece sorunlu bir hâl aldığını anlamak önem taşıyor. 9. bienal, bu eğilime karşıt olarak İstanbul’u, birbiriyle rekabet içerisinde pazarlanan marka kentlerden birinden ziyade, yaşanılan gerçek bir yer olarak konumlandırıyor. Bu bienal, İstanbul’u küresel kapitalizme pazarlama araçlarından biri değil; şehri, sakinleri ve diğer kimselere yamuk bir bakışla sunmaya aracılık ediyor. 

Anlık yorumlamalarla rastlantısal buluşmalardan bireylerin içten portrelerine, bienal hakiki ve hayalî şehirle bir dizi karşılaşma olarak tezahür ediyor. Avrupa’nın en kalabalık şehri ve tarihin merkezî önemdeki yerleşimlerinden biri olarak, İstanbul’da bienalin dokunabileceğinden çok daha fazlası var. Bu şehirde üretim yapan sanatçılar, belirli mevzulara özgül ve titiz yaklaşımlarıyla buraya ve burada yaşayanlara dair söz söyleme hakkını kullanıyor. Bu işler şehre aşina olanlara İstanbul’un ne olduğu veya olabileceğini yeni fikir ve görüş açılarıyla değerlendirme imkânı verdiği ölçüde bienal başarıya ulaşmış olacak. 

Bir araç olarak bienal

Tüm büyük bienaller, sanat ve halk arasında önemli birer arayüzdür. Sanatın gezegen çapında dağıtımında ayrıcalıklı aracılar hâline geldiklerinin ve aynı zamanda, 1990’ların yeni ekonomisine hazırlanırken şehirleri aklamaya yaramış olduklarının bilincindeyiz. Büyük oranda, bilgi endüstrisinin uluslararası serbest girişimcileri tarafından gerçekleştiriliyorlar; bu örnekteyse bağımsız küratörler tarafından… Bu ikincisi gibi olanlar, benzer fon kaynakları, sanatçı ve eleştiri alanları arayışında “serbest piyasa rekabeti” denen bir çekişmeye sürükleniyor. Dolayısıyla bienaller, her şeyden önce tanımları gereği, diktatörlük sonrası zamanların “yap ya da yok ol” düzenine bağımlı etkinlikler; çoğu zaman da, acil olarak ilgilenilmesi gereken bir şimdiki zaman yerine hassas bir geçmişe bakıyorlar. Hem ortaya çıkarıyor hem gizliyor ama neredeyse hiçbir zaman kendi işleyişlerini göz önüne sermiyorlar.

Şehirlerin güncel kültürün bir parçası olma ve kazanımlarını sakinleri ve turistlerle paylaşma talebi de bienallerin varlığında etkili oluyor. Bu yönü bilhassa vurgulamak lazım, zira bienallerin eğitici ve bilgilendirici imkânlarını barındırıyor. Bienaller, sırf adlarına atfedilen değerden ötürü daha çok merak uyandırıp basında daha geniş yer buluyor. Bu bakımdan, misal kalabalık izleyici gruplarına ilk kez eleştirel sanat pratiklerini sunmak üzere, geniş çeşitlilikte bir arayüz olarak değerlendirilmeleri de mümkün tabii. 

Ne var ki arayüz rolü, 9. bienalin en kayda değer yönlerinden biri değil. Bu projeyi yapılandırırken bienallerin sanatın dünyayı biçimlendirebilmesi, izleyiciler üzerinde etkili olabilmesine aracılık durumunu temel aldık. Yıl boyu hizmet veren kurumlar konumlandıkları yerle bağlantılı çok daha kritik bir role sahipken bienaller, kamu bilincinde sanata dair bir konum tanımlayarak oluşturdukları koşullar aracılığıyla yeni merak ve araştırmalara vesile olabiliyor. Küratöryel yaklaşımı biçimlerken işte bu araçsal benzeşme üzerinden yararlı bir karşılaştırma yaptık; imgeleme güç veren ya da onu disipline eden bir araç… Bu bağlamda, İstanbul bu bienalin yalnızca konusu değil, aynı zamanda faaliyet alanı hâline geldi. Şu bir gerçek ki, radikal bir dönüşümden geçen şehir, allanıp pullandırılıp özelleştirmeyle yapacağı acımasız ve zoraki bir izdivaca hazırlanıyor. Bu süreçte, geniş çaplı sergiler, yeni müzeler ve Formula 1 gibi medyatik spor organizasyonlarını kendine çekiyor. Dolayısıyla bienalin vaadini “olay kültürü” dışında konumlayabilmek çok zorlu bir görev. Buna kısmen de olsa direnmek için hem bienal hem de bienal aracılığıyla şehrin, sanatçılara kişisel tepkilerini ortaya koyabilecekleri birtakım koşulları sağlaması gerekiyor. Bu da, genelde kozmopolit kutlamalara uygun görülmeyen, uçlara itilmiş veya saklı kalmış bileşenler için sanatçıların yeni bir görünürlük yaratması; bunların çıktısı olan işlerin de daha güçlü bir tepki yaratmak için şehre yerleştirilmesi fikrinin önünü açıyor.

İstanbul’daki bienal alışkanlıklarının yönünü de biraz olsun değiştirmek istedik. Önceki sergilerde ya deneyim ekonomisine açılmayı bekleyen eski endüstri yapıları değerlendirildi ya da tarihî yarımadadaki Bizans geçmişi kullanıldı. İlki, küresel ekonomiyi kerteriz alıp somut üretimden hizmet ve turizm gibi yumuşak sektörlere geçişe işaret etti; ikincisi, sanatçının üretiminin, işin sergi üstüne sergiyle yerellikle kurduğu bağlantıyı güçlendirmek için maddi tarihle çerçevelenmesine bel bağladı. Şehrin yeni nazım planında, Cağaloğlu ve çevresinin basın yayın merkezi olmaktan çıkarılıp sadece turistlere ayrılmış bir bölgeye dönüştürüldüğü son derece açıktı. Dolayısıyla bu bölgeyi bir kez daha önermek, her bienal takipçisini potansiyel bir turist olarak görmekle aynı anlama gelecek ve beklentilere uygun şekilde, güncel kültürün pasif gözlemine dayalı bir izleyici-sanat eseri ilişkisi kurulacaktı. Bu yaklaşımın belki de en önemli sonucu, sanatçıların yabancı bir zemine sıkıştırılmasından ötürü, projenin şehrin günlük aciliyetlerinden uzaklaşmasına yol açmasıydı. 

İstanbul’un 1950’lerde hız kazanmış olan gelişiminin izlerini taşıyan ve artık kullanılmayan eski fabrika yapısı arayışımız neyse ki sonuç vermedi. Mekânları bulduğumuzdan hızlı şekilde kaybetmekteydik. Araştırmanın bir noktasında, şehrin bienal sürecinden daha hızla özelleştiğini anladık. Bu, bizim arka çıkmak istediğimiz bir değişim değildi. Sanatçılara işleri için tantanasız zeminler sağlayacak, görece anonim ve şatafatsız yapılar kullanarak sergiyi şehre saklamaya karar verdik.

Küratör olarak en kritik görevlerimizden biri sanatçı, şehir, mimari ve izleyiciyi içeren her karşılaşmayı biçimlendirmek ama olası sonuçların ucunu da mümkün olduğunca açık bırakmak. Dolayısıyla “İstanbul”, bir temadan ziyade, bütün tarafların sergiye müdahilliğine ve kendilerini çevreleyen şehirle ilişkisine aracılık edecek bir platform olarak anlaşılmalı. Bilhassa, hassas bir süreç olan yeni iş siparişi ve sunumu söz konusu olduğunda, sanatçıların kendi konumlarını tartışabilecekleri serbest bir müzakere alanına sahip olması önem taşır. Ne de olsa, sanatın yeni fikirleri mümkün kılan temel özelliklerinden biri de anlam belirsizliğidir; yeni imkânlara daima, bilinmeyen veya belirsiz olan aracılık eder. Bu, sanatçı, küratör ve izleyici için aynı şekilde geçerli bir önermedir. Böylesi bir belirsizliğe alışık olmayan izleyicilere gelince; sanatçıların şehirlerinden ne anladığını görme isteği duymaları umuduyla kendilerini bu deneyime açmaları asıl mesele. Yerleşik değer ve kabul görmüş niteliklerin getirdiği güvenin ancak zaman içerisinde oluştuğunun ama güncel sanatın doğası gereği bunlara riayet etmeyeceğinin farkında olmamız şart. 

Burada başrolde olan sanatçılar için bir platform oluşturmanın yanı sıra, küresel bir sergi modeli olarak bienalin bağlamıyla ilgili başka bir konum belirlemeyi de görev bildik. Bu proje, iki yılda bir düzenlenen sergilerin yapısıyla uğraşmak üzere daha geniş bir yöntem çeşitliliği önermeyi amaçlıyor. 1989’dan beri filizlenen bienal olgusu, sanat dünyasının küresel genişlemesini büyük oranda yönlendirdi. Sosyalizmin çöküşü ve küresel ekonomik büyümeyle beraber sanatçılar, hayatları ve pratiklerini idame ettirmek üzere serbest piyasaya erişebilir oldu. Bienaller, bu tür işlerin sanat çevrelerinde olumlanarak değer kazanmaya başladığı temel taşıyıcılar hâline geldi. Bu durumun kendi içerisinde ille de yanlış bir tarafı yok. Sanatın dolaşımı her zaman hayli pragmatik bir iş olmuş; fırsatlar sunulmuş ve sanatçılarca da değerlendirilmiştir.

Tehlike daha uzun vadeli. Her şeyden önce, bienal gibi projelerin üzerinde, sürekli yeniden üretilmelerinden kaynaklı homojenleştirici bir etki söz konusu. Bu da bienalleri, küresel benzer ürün tanıtımlarının kültürdeki sürümleri olmaya sevk ediyor; bazıları, pazar sınavını geçeceği umuduyla sanat alanına yeni fikirler gönderiyor. Venedik’ten Şarika’ya, São Paulo’dan Gwangju’ya bienallerin benzer organizasyonlara dönüştüğünü görmenin, ilginç bir şekilde, klasik sanatı diğer beşerî etkinliklerden ayırt eden asırlık farklılık fikrini baltalayarak belirli avangart hevesleri tatmin ettiği öne sürülebilir. Ama bunu avangardın sanatla hayatı kaynaştırması arzusu uğruna değil, sanatın küresel serbest piyasa tarafından topyekûn tüketimi adına yapmaktadır. Ürün olarak sanat, tamamen entelektüel nitelikte olsa dahi, modernist ve avangart geleneklerden çıkardığımız herhangi bir anlamda sanat olarak varlığını sürdüremez. Aksine, siyasi hedeflere ve biraz da propagandaya alet olan konformist bir süs hâline gelir. Doğrusu bu tür sanat, Avrupa’daki reel sosyalizm döneminin kabul görmüş toplumsal gerçekçi biçimleriyle benzerlik gösterir. Bir dipnot olarak; diktatörlükle yönetilen çoğu ülkede, küçük çaplı muhalif fikirlerin toplumun geneline “bulaşması” korkusuyla sanat üreticilerinin katı bir şekilde denetlenmeye çalışıldığı gerçeğini hatırlayarak sanatın alternatif düşünme biçimleri için önemini dikkate almak yararlı olabilir. Demek ki, yalnızca oluşturulma ve alımlanma biçimlerinde çoğulcu ve heterojen olan bir sanatın dünyayla özgürleştirici bir diyaloğa katkıda bulunduğu fikri haksız değil. İşte bu nedenle farklılığı daha genel manada geliştirmek için görsel kültürü kutsama biçimlerimizde farklılığa ihtiyaç duyuyoruz. Mevcut ekonomik ve siyasi algımıza hâkim serbest piyasa muhafazakârlığına nasıl bir yaratıcılığın meydan okuyabileceğini düşünmeye de…

Bienallerin alternatif bir düşünce forumu olarak sanat fikri için teşkil ettiği ikinci bir tehlike daha var. Pazarın hâkim ideolojisiyle görünür ortaklıkları nedeniyle halkın güvenini yitirebilirler. Bienaller, diğer birçok sanat kurumu gibi, bugünün dağılan kamu alanından geriye kalanın bir parçasıdır. Özelleştirme ekonomik açılardan görünürde başarılı olurken kent mekânları ve kültür etkinliklerine uygulanışı, sermayenin gücüne karşı denge sağlayan bir güç olarak hayati bir kavram niteliğindeki kamu yararını tehdit ediyor. Bir alan olarak sanat, kamu algısında özel mülkiyet ve piyasa değeri meseleleriyle fazlaca bağlantılı hâle gelir ya da varlıklı kimselerle fazlaca ilişkilendirilirse, kamu nezdinde söylemi etkileme imkânını yitirir ve potansiyel izleyicisinin gözünde kendisine duyulan güveni zayıflatır. Bu nihayetinde, sanatın ürettiğini iddia edebildiği, denetimle sınırlandırılmayan bilgi birikimi için de bir tehdit oluşturabilir veya en azından belli çıkar gruplarıyla kurduğu bağ yüzünden güvenilirliği şiddetle sınanabilir. 

Bienali yeniden konumlandırmak

9. İstanbul Bienali, yapısı ve sunumu itibariyle bu meseleleri irdelemeye girişiyor. İstanbul için, İstanbul hakkında bir bienal yapma kararı almak, projeleri kamu söyleminde konumlandırma ya da sırf şehirdeki kamu söyleminin etkileşime girebileceği, mevcut durumlara tekabül eden birtakım temsilî olasılıklara işaret etme açısından bile önemliydi. Sanatçıları mümkün olduğunca erkenden davet etmek, onlara şehirde yaşama imkânı vermek ve açılıştan önce yıl boyunca konuşmalar düzenlemek, nihai sergiyi şehirle -sakinlerine anlamlı gelecek ölçüde- ilişkilendireceğine inandığımız diğer yöntemlerdi. Mekânlar, Galata’yı da kapsayacak şekilde Beyoğlu’na dağılıyor. 19. yüzyıl sonunda büyük çapta genişleyen bu bölgeler, şehrin en önemli alışveriş ve ticaret odağı hâline geldi; aynı zamanda, azınlık nüfusları, konsolosluklar ve çeşitli ibadet mekânlarıyla kamu alanının şehirde ilk görünürlük kazandığı yerler oldular. 1950’lerden başlayarak Beyoğlu’ndaki ticaret hayatı şiddetli bir biçimde Türkleştirildi; Galata, küçük imalat atölyeleriyle yeni göçmen nüfusa ev sahipliği yapmaya başladı. Beyoğlu, bugün neticeleri her yerde görülebilecek şekilde, 1980’lerden itibaren şehrin kültür ve eğlence merkezi olarak belirlendi. Belediye, ilçede bir zamanlar “Pera” adıyla bilinen semti tanıtım aracı olarak kullanarak şehrin 19. yüzyıl sonu havasını yeniden pazarlamaya yönelik bir politika izliyor. Biz bu bölgeye tabiri caizse “sol”dan yaklaşıyor; gerçek dokusunun sergiyi gerçek anlamda yutmasını sağlayacak şekilde daha küçük mekânları seçerek bu yarı sömürge dönemine dair tüm referansları ortadan kaldırıyoruz. “Yetecek kadar” ilkesiyle “beyaz kutu” galeri çözümlerine riayet etmeden, münferit projeler için mekânlar arasındaki tariki kullanarak mütevazı bir boyutta çalışmayı umuyoruz.

Tarihî şehir merkezinden Beyoğlu ve Galata’ya gelmek, projenin hitap biçiminde de bir yön değişikliğini belirliyor. Tarih turizminin çıkarlarına hizmet etmek yerine, şehrin güncel gerçekliğine işaret ediyor. Bienali “olay kültürü”nün dışında konumlandırmamız gerekti. Bu, sadece İstanbul’un sorunu değil; turizmin ekonomideki rolüyle ve şehrin nasıl normalleştirildiği, yönetildiği, sınırlandırıldığı ve istenmeyen unsurlarının nasıl görünmez kılındığıyla da ilgili bir sorun. Kültür sektörünün her daim turizmle yakın temasta olmasından ötürü, güncel sanat pratiği ve dağıtımında turizmi onaylayan bir öge olarak araçsallaşma tehlikesi mevcuttu. Bunu bir noktaya kadar engellemek amacıyla -serginin konumu meselesinin oldukça farkında olarak- turizm bölgelerinden uzak durmaya ve ziyaretçilerin bölgeyle ilişkisini dönüştürmeye gayret ettik.

Serbest piyasadan kaçınmak, sanatçıların işlerini ürettiği ve sergilediği koşulları yeniden oluşturmaktan daha zorlu bir manevra gerektiriyor. Ayrıca, sanat üretimi ve dağıtımı ekolojisinde önemli bir yeri olan sanat ticaretinden kaçınma gibi bir niyetimiz de yok. Her ne kadar önüne geçilmez olsa da, serbest piyasayla ileri derecede bir suç ortaklığı asıl daha sıkıntı verici bir durum. Madem bu ilişkinin önüne geçilemiyor, sanatın bundan daha fazlası olduğu fikrini vurgulayabiliriz. Ortaya her anlamda, her iş için, pazar değerinin ötesinde bir artı değer çıkabilir. Bu artı değer de, bienal ziyaret edildikçe belirecek diğer olasılıkların yanı sıra, kamu deneyimi, tartışma ve hafıza biçimini alır. Belki de şansımıza, böylesi koşulları uluslararası çapta yayacak kolay dağıtım düzeneklerimiz yok, dolayısıyla bunlar tüketici uyarlamasına karşı duruyor. Bu tür bir artı değeri en üst düzeye çıkarmak üzere bienalin yer aldığı şehre odaklanmayı seçtik. Umarız bu, sanatın kamu nezdindeki değerinin ve işlere dair -her şeyden önce bir İstanbullu olarak- görüş bildirebileceğini düşünen bir izleyici kitlesine sahip olmanın öneminin anlaşılmasını sağlar. 

Bir hedef var mı?

Bugünün kapitalizm koşulları altında sanatın çeşitli rolleri var. Ancak, bir alternatif düşünce zemini oluştururken düzenin muhalefet ihtiyacını karşılayarak muhalif sesler için zararsız bir dışa vuruma dönüşmesi gibi yadsınamaz bir tehlike de söz konusu. Sonuçta mevcut ekonomik düzen, küreselleşmenin temelde zengin azınlığın çıkarlarını gözeten sürümünü dayatma çabalarını tehlikeye atmaksızın ifade özgürlüğü kurgusunu nispeten başarıyla devam ettiriyor.

Hiçbir sanat etkinliği bunun sonuçlarından azat değil ama bu bienalde, zararsız eleştiriyi zararlıya veya en azından bariz bir eleştiriye dönüştürmek için iyimserlikle birtakım yöntemler öneren belirli stratejiler bulunuyor. Her şeyden önce, İstanbul’un konumu bu tür stratejilere muazzam bir katkı sağlıyor. Birçok anlamda bir sınırda konumlanmış olarak görülmek (ya da dışarıdan öyle algılanmak), şehre belirli bir mahiyet ve sorumluluk atadığı gibi, bienaldeki işlere de başka bir yerdekinden daha kuvvetli bir anlam yüklüyor. Kapitalizmin denetleme düzenekleri burada daha az güvencede, marka ürünlerin kopyası daha kolaylıkla üretiliyor, serbest piyasanın mikro ve makro ölçekleri sorunlu bir şekilde yan yana var oluyor, şehirde yaşayanlarla sermayenin çıkarları Batı Avrupa’da olduğundan daha belirgin şekilde çatışıyor. İstanbul’da sipariş ettiğimiz sanatçı projelerinin tamamı, kendi sınırları dâhilinde, bazen neredeyse görünmez bir biçimde de olsa kısmen söz konusu hakikati barındırıyor. Bu yolla birer tanığa dönüşüyor; eleştiri kaynaklarımıza dair daha geniş manada bir talepte bulunarak bizi, serginin içinde yer alanlarla kapının dışındaki koşulları ilişkilendirmeye zorluyorlar. 

Her yönden tek bir ekonomik uzlaşma söz konusu olsa da, muhalefet edilecek bir hedefin veya katılınacak örgütlü bir direniş ağının yokluğundan ötürü, bu eleştiri kaynaklarının harekete geçirilmesi gerekiyor. Sorunu büyük oranda kendimiz anlayıp çözmek zorundayız. Küresel kapitalizm, hissedar değeri ile kâra dayanan ve birey sömürüsünü yalnızca pazarın kaçınılmaz şekilde “en iyi” dağıtım sistemi olduğuna duyulan kör bir sahte inanç için dışarıda tutan korkunç bir iç mantık geliştirmiş durumda. Pazar düzeninde çark konumundaki birçok kişi, en yüksek düzey kapitalistler dahi şeytan ya da kör değil, aslen birer çark. Düzenlerinin ekonomik büyüme, zenginlik yaratma ve kapitalizmin kendi yararına göre kurgulayıp başarıyla yerine getirdiği diğer hedefler açısından herhangi bir sistemden “daha iyi” olduğuna inanan basit birer faydacıdan ibaretler. Başarısızlıkları ve dolayısıyla yetersizliklerini çözmenin yolları, çoğumuzun hissettiği düzeyde yabancılaşma ve hayattan kopukluk ile toplumsal dayanışma ve ortak değerler eksikliğinde yatıyor. Bunu değiştirmek veya toplumsal ve bireysel doygunluk için alternatif “hedefler” önermeye başlamak için girişilecek herhangi bir denemenin, sanatın seslendiği ve konu ettiği -bienal seçkimizde de vurgulanan- mahremiyet, arzu, estetik tatmin ve idealist bir kişisel memnuniyete hitap etmesi gerekiyor.

Sanat ve siyasal değişim arasındaki ilişkinin koşullarını bir nedenselliğe dayandırmak muhtemelen asla mümkün olmayacak. Tamamen farklı düşünmeye yönelenler dahi, düşüncelerini nelerin tetiklediğini ayırt edemeyebilir. Ancak, tarihin bu kesiti insani gelişim adına son derece karanlık gözüküyor ve bunun karşısında, olasılıklara dair içten bir imgeleme her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Genelde sanat, özel olarak da bu bienal, muhalefetten ziyade başka türlü olasılıklara dair önermelerle söz konusu hedefe kilitlenebilir. Zira siyasi sorumluluk ya da mevcut iktidardan -olması gerektiği gibi- bağımsız önerme gücü, sanatın en önemli niteliklerindendir. 9. İstanbul Bienali, kendisini çevreleyen şehir ve bağlantılı olduğu diğer birçok şehre dair çeşitli önermelerden oluşuyor. Bu önermeler, imgelerle iletişim kurmanın yanı sıra, kitle iletişim araçları yerine sanatçıların üretimleri esnasında karşılaştığı belli kişi ve durumlarla ilişkilenen mütevazı bir ortamı paylaşıyor. 

Bir dışarıyı aramak

Bu kitap* boyunca sanat, söz konusu türde olasılıkların geliştirilip aktarılabileceği aksak mekanizmalardan biri olarak niteleniyor. Kitaptaki yazılar, kozmopolit kent ortamlarında karşımıza çıkan siyasi olasılıkların bir kısmını ana hatlarıyla sunuyor. Son derece kişisel bakış açılarına sahip olmalarına rağmen, hem onları birbirine hem de buradaki kelimeleri bienaldeki işlerin bileşenlerine bağlayan ince bir hat öneriyorlar.

Bu hat, var olan ekonomik ve siyasi uzlaşmanın dışında kolektif olarak etkin bir alan arayışını da bünyesinde barındırıyor. Küresel kapitalizmin anlaşılıp analiz edilebileceği bir dışarı konumun olmadığı yer yer iddia edilmiş olsa da, öyle bir durumda sanat ve tüm diğer eleştirel alanlar basit birer vitrin tasarımına dönüşürdü. Mevcut ortak söylemin ötesi kesinlikle yerleşik bir zeminde değil, belirsiz ve bir o kadar da geçici ama varlığı, insan yaşamının devinimli sürekliliğini sağlamada belirleyici bir önem taşıyor. Bu kaygan dışarıyı görünür kılmak, tabii ki zahmetli ve çoğunlukla imkânsız bir görev; yine de, 9. bienalin belirli anlarında bu dışarının görünür olacağına inanıyoruz. Sanatçılar, işleri çevresinde geçici bir topluluk oluşturmayı ya da o tür topluluklara etkin olarak katılarak üretimleriyle onların varlığını yansıtmayı başarabildiğinde bunun olmaması imkânsız zaten. 

Kitapta, Giorgio Agamben’in The Coming Community kitabından beş seçili makaleyi içeren yazı kilit bir öneme sahip. Her ne kadar gelecekteki bir topluluğa ilişkin önermesini tam manasıyla anlayıp yorumlamak çok güç olsa da, detaylı bir incelemesi insan yaşamı ve arzularını düşünme yolunda rehberlik ediyor. Bu önermenin dış hatları, İstanbul içi ve dışında üreten sanatçıların işleri aracılığıyla 9. bienalde; tüm çelişkili ve insani potansiyelinde de görünür olabilir. Eğer “gelmekte olan topluluk” kurulacaksa, her bir yurttaşın kendi tekilliğinde diğer kişilerle yalnızca bir insan olarak karşılaşmasından kurulacaktır. Bu karşılaşma, en iyi bienallerden bazısının sunduğu ani görü olarak da nitelendirilebilir. Böylesi projeler, geleceğin şehirlerinin nasıl kurulabileceğine dair önermeleriyle değer kazanır. Bienal denen aracın sorunsuz işlemesi, ötemizdeki dünyanın farkına varmamıza, onunla ilişkimizi yeniden müzakere etmemize, bir gün hakiki ve geçerli bir seçeneğin doğuşuna vesile olacak düzen dışı bir yer potansiyeline yoğunlaşmamıza imkân tanır hiç kuşkusuz. 

— *Genişleyen Dünyada Sanat, Kent ve Siyaset: 9. Uluslararası İstanbul Bienali’nden Metinler, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 2005. Eş küratörler Charles Esche ve Vasıf Kortun’un birlikte kaleme aldığı, orijinali İngilizce olan bu yazının başlığı, Gardar Eide Einarsson’un bienal kapsamında sunulan The World is Yours adlı işinden gelmektedir.