BÖLÜM 1: Aralık 2012
Rumeysa Kiger: AK Parti’nin 10 yıllık iktidarı süresince kendi kültür politikalarını uygulamaya koyduğunu düşünüyor musunuz? Ya da bu alanda belirli bir politikaları var mı sizce?
Vasıf Kortun: Kurumsal anlamda kültürde çeşitlilik ve katılım iyi olurdu. Ama belirgin bir politika yok, son 10 yılda yeni aracı ve özneler oluşmadı. Eskiden beri tanıdığımız mazlum kültür aktörleri, yaşlandıkça toplum mühendisliğini teşvik eder oldu ama şükür ki bunlar sözde kalıyor sadece. Aslında devletin çok yıllardır değişmemiş bir “kültür-sanat” politikası mevcut; uzlaşmacı olmayan, farklılığından ürkmeyen, ayrımcılığı ve haksızlığı dillendiren, hakiki anlamda eleştirel nitelikteki her türlü güncel kültür üretimine kuşkuyla bakar… Elindeki araçlarla sürekliliğine ket vurur, desteklemez, küçümser, sosyal bünyenin dışına iter, hatta düpedüz tehdit eder.
R.K.: 2004’te dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Modern’de yaptığı konuşmadan 2011’de Kars’ta İnsanlık Anıtı’nın yıkılmasına uzanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
V.K.: 2004 konuşması tabii ki Avrupa Birliği (AB) sürecine bağlıydı. Değişmek insana özgü ama bilinçli bir iki eksenliliğin çok zamandır devam ettiğini düşünüyorum. Bu şizofrenik bir durum değil, olmazsa olmaz iki topluluğu ayrı tutmanın bir yolu. Mümkün olduğunca birbirine “değmeyen” bu topluluklara farklı lisanda mesajlar aktarılıyor. Zıt kutuplar kendi sınırlarında yaşarken olan arada ve azınlıktakilere oluyor. Aidiyetinden kuşkulanmaya başlayan Müslüman genç kadın da, Türk veya yedi kuşaktan şehirli olmayan sanatçı da ayıplanabiliyor. Ama size kötü bir haberim var; kültürün en hası aralarda yeşeriyor…
Kars anıtı dışarıda, arazideydi. Bu tip yerlere daha çok müdahale edilir. Beğeni ayrı bir mesele; yerinde kalması gerekiyordu. Kültür konusunda seçilmişlerin yurttaşlara göre daha az söz hakkı olması gerektiğine, bunlar üzerine sürekli konuşmaktan imtina etmenin aslen hayırlı olacağına inanıyorum. Yaşam örgümüzün en narin halkası olarak popülizme dirençsiz olan kültür bir müzakere alanıdır, yerinde durmaz, sabitleştirilmez. Bu bir hizmet değildir; memnun kalmanız için yapılmaz, makullüğün esas ve mevzuatlarına göre biçimlendirilmez. 1930’lara hiddet duymanın neticesi 2011’de anıt indirmek olamaz. Asıl üzüldüğüm, erkin bu durumlar üzerinden tecimselleşmesi hiç iyi bir misal teşkil etmiyor. Başbakan yıktırırsa sokaktaki insan neler yapar sonra; liseli genç neyi kıstas alır ya da?
R.K.: Şimdilerde pek gündeme gelmese de, bir ara kültür ortamında muhafazakâr sanat üzerine ateşli tartışmalar yürütüldü. Siz Türkiye’de sanatın zaten yeterince mazbut olduğunu söylemiştiniz. Öyleyse problem nedir tam olarak?
V.K.: Problem, kamu hizmetinde imkân ve katılım sağlayan kurumlar, kültür farklılıkları ve beraberliklerini müzakere eden araçlar oluşturmak yerine tarihte her daim başarısızlığa uğramış, tepeden inme modelleri dayatmaya çabalayarak boşa vakit geçiriyor olmamız. Gençler cahilleşiyor, erkek şiddeti korkunç seviyelerde ve elimizdeki yegâne merhemi kullanmıyoruz. Bunun müsebbibi iktidar değil ama bu yönde sarf edilen bir emek de yok. Kültürden korkmayın, o kendi yolunu bulur…
R.K.: Bu on yıl içerisinde kültür alanının ekonomik olarak kısmen ilgili bakanlık tarafından desteklenirken diğer kısmının tamamen özel sermayenin kanatları altına itildiğine şahit olduk. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
V.K.: Hangisinin daha iyi işlediğini biliyoruz. Ama çok daha iyisini de hak ediyoruz. Ciddi bir üçlü yapılanma lazım; yani devlet ve özel sermaye sinerjisi ve bunun kamu çıkarını gözeten aktörlerle izlenmesi.
R.K.: Sizce iktidar partisi bu alanda ne tür bir program çizerek bir sonraki seçimlere girmeli? Bu alanın siyasetin gölgesinden çıkarak kendi özerkliğini kurması nasıl gerçekleşebilir?
V.K.: Parti politikasına değil, devlet politikasına ihtiyaç var. Yoksa, çok samimi söylüyorum, Türkiye’nin geleceği yok. Önce buna ikna olalım, model oluşturmak kolay.
BÖLÜM 2: Aralık 2017
R.K.: AK Parti’nin kültür politikalarını ilk olarak beş yıl önce konuşmuştuk. Geçen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Kültür alanında “lafta kalan” toplum mühendisliğinden öte belirgin bir politika ortaya çıktı mı sizce?
V.K.: Hâlen net bir politika göremiyorum ama politika üretme girişimleri oldu tabii ki. Özellikle 2012 ile 2014 arasında, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen’in “muhafazakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiğini” dillendirmesiyle başlayan ve hiç yüzeysel olmayan tartışma mesela… Muhafazakâr Düşünce dergisinin “Sanat” sayısı ile Dil ve Edebiyat dergisinin “Metafizik Sanat” konulu sayısı gibi çeşitli mecralarda değerlendirildi ve T24’ün “Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son 10 Yılda Kültür-Sanat Politikası” başlıklı yazı dizisine kadar sürdü. Meselenin diğer veçhesi, dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in daha Aralık 2011’de “Neyiyle [destek] veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor” açıklamasıyla olmadık bir terör tarifi yapmasıydı. Bu çizgi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “İlmini ve fennini tahsil için Batı’ya gönderilenler çoğu zaman Batı’nın sadece kültürünü alarak, benliklerini de kaybederek ülkelerine geri dönmüşlerdir. Kendilerinden ülkeleri için kurtuluş reçetesi hazırlaması beklenenler maalesef Batı’nın gönüllü ajanları, adanmış havarileri hâline gelmiştir” diyerek “kendi milletine tepeden bakan, kendi değerlerinden tiksinen bu sözde aydınların verdikleri zararı düşmanın dâhi vermediğini” söylemesine de bağlanabilir.
Kenetlenmiş, “yerli ve millî” bir beden tahayyül edilirken -muhalif ya da değil- bu yapının dışında kalan her türlü ifade düşman kampa yerleştiriliyor. Bu ötekileştirme, itibarsızlaştırma ve hedef gösterme ile Cihan Aktaş’tan Cemal Kafadar’a, Ömer Lekesiz’den Murat Belge’ye uzanan değerli tartışmalar aynı kefede değil. 2011 Genel Seçimleri, yeni bir kültür siyaseti ve TÜSAK kanun tasarısı taslağını gündeme getirdi ama iktidarı derinden sarsan, Gezi direnişinin kültür aktörleriyle kavuşmasıydı. Son liberal Kültür Bakanı Ertuğrul Günay istifa etti ve o anlamda müzakere en tepeden sonlandırıldı. Bugün politikasız bir politika söz konusu; bunu toplum mühendisliğiyle açıklayabilecek olsak bile her köşesi Cumhuriyet tarihiyle işaretlenmiş bir meydanın baş köşesine upgrade bir Atatürk Kültür Merkezi (AKM) dikilmesini hiçbir şekilde açıklayamayız.
R.K.: 16 yıl önce iktidara gelen AK Parti ile şimdiki arasında siyaseten bariz bir fark olduğu görüşü son derece yaygın. Bunun kültür alanına yansıması nasıl oldu? Daha önce bunu, Erdoğan’ın 2004’teki İstanbul Modern konuşmasından 2011’de Kars’taki anıtın yıkılmasına uzanan süreç üzerinden sormuştum. Bu noktada, yakınlarda duyurulan AKM yenileme projesini de ekleyebiliriz. Önceden bahsettiğiniz ikili hâlin daha tekil bir tavra dönüştüğü söylenebilir mi?
V.K.: 2011 seçimlerinin ardından oluşan mutlak iktidarla iki ayrı topluluğa hizmet anlayışı terk edildi. Makul çoğunluk sessizleşti. Kültür üzerinde baskı kurup zor kullanarak aykırılığı sindirme çabası Türkiye’de yeni bir durum olmadığı gibi, benzer nedenlerle Polonya, Brezilya, Çin, Rusya, Macaristan, Hindistan, Mısır ve İspanya’da, velhasıl dünyanın dört bir yanında yaşanıyor. Nedenlerini ayrıca tartışabiliriz.
R.K.: Zaman zaman alevlenen “muhafazakâr sanat” tartışmasını nasıl değerlendirmek lazım peki? Kültür alanının kasıtlı bir şekilde dışına itildiğini hisseden muhafazakâr kitlenin desteğini perçinlemeye dönük olarak arada bir basılan bir düğme gibi mi görmeli, yoksa büyük bütçeler ayrılarak hazırlanan filmler, bienaller ve kitaplara bakıp apayrı bir yorumda mı bulunmak gerek?
V.K.: Bilemiyorum. Tartışmanın agonistik bir zeminden düpedüz cepheleşmeye kayması -ki kültürün en önemli yönü müzakerenin devam ettiği bir alan olmasıdır- ve bu cepheleşmenin tavandan tabana yönlendirilmesi işi çok daha zorlaştırıyor. Kültür alanının kasıtlı bir şekilde dışına itilen, bu alanın dışına itildiği telkin edilen ve sonuçta öyle olduğunu sanan kesim değil aslında. Çok uzun yılların birikimi, son 15 yılın devlet takviyesiyle var olandan öte bir değer üretilemediyse nerede, ne gibi yanlışlar yapıldığı tartılmalıdır.
R.K.: AB’nin bir parçası olmak için çabalanan dönemde kültür ortamı da bu rüzgârdan epeyce faydalanmış; birçok kurum, fon ve etkinliğin önü açılmıştı. Devlet ve yerel yönetimlerin yanı sıra özel sektörün de muazzam yatırımlarına şahit olduk. Peki, o günlerden bugünlere ne kaldı? Fırsatlar mı iyi değerlendirilemedi, yahut tüm bunlar sürdürülebilir ve sağlıklı bir kültür ortamı için yeterli değil miydi? Bundan dört-beş yıl önce dünyanın en popüler kültür destinasyonlarından biri sayılan İstanbul, ne oldu da bugün sanatçıların gelmekten imtina ettiği bir yere dönüştü?
V.K.: Bunun çok yönlü hesabını yapmak için henüz çok erken. AB fonlarını abartmamak gerekiyor. Bunlar büyük paralar değildi, almayı başarmak ve kullanmak için yeterli görgümüz de yoktu. İstanbul Brüksel’e çok uzak. AB uyum sürecinin getirdiği “normalleşme”yle güzel günler yaşadık. 1915’teki Büyük Felaket’in tartışılması, barışa doğru evrilen ortam, yabancı sanatçı dolaşımı, hatta sayıları artan Erasmus öğrencileri bile bir faktördü. Özel sektörün büyük yatırımları da tabii… Meseleye temaşa kültürü yerine detaylardan bakarsak ne kadar değerli bir dönem olduğunu görürüz. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı programları; BAS, PİST, Oda Projesi gibi girişim ve kolektifler; Depo ve Platform gibi orta ölçekli kurumlar; 2005 ile 2009 arasında gerçekleştirilen üç bienal; Güneydoğu Akdeniz havzasıyla ilişkiler… Bugüne ne kaldıysa o dönemin bilgi, görgü ve ümitlerindendir.
R.K.: TÜSAK kanun tasarısına dönecek olursak… Kültür alanına ilişkin kanuni düzenlemelerle özlemi duyulan türden bir ortama kavuşmak mümkün mü dersiniz? Öyleyse bu kanunun temeli hangi ilkelere dayandırılmalı?
V.K.: Çok uzun yıllardır işlemeyen, arkaik politikaları yenilemek iyi olur fakat TÜSAK, kültür aktörlerinin katılımıyla hazırlanmış bir tasarı değildi. Bir kesim o kadar tepkiliydi ki 2013’te İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki toplantıda masayı en baştan devirip vakitlerini müsteşara sövmekle geçirmişlerdi. Onlar da devletçi ve müzakere görgüleri yok. TÜSAK konusu önemli olmakla birlikte köhneleşmiş bir tartışma olan “özerk kültür-sanat” meselesi ya da kamu çıkar ve öncelikleri ya da bir Batı ülkesinin sanat konseyi modelleri üzerinden değil, müşterekler üzerinden ve sıfırdan, pilot modellerle biçimlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Hayal tabii…
RK: Peki, yakın gelecekte Türkiye’de nasıl bir kültür ortamı olacak sizce?
V.K.: Filler geri çekilirse bazı şeyler yoluna girmeye başlar. Çeşitlilik, farklılık güzel ama bir yandan da 1990’ların erken neoliberal söylemine katkı oldular. Bugüne aktarabilecek tavsiyeleri yok. Katılımdan ne anlaşıldığı da muğlak. Tüm dünyada “kültür savaşları”ndan söz ediliyor. Savaşın kendisi zaten var ve kültür bunun cephelerinden yalnızca biri.
R.K.: Tophane galerilerine saldırılardan Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın tutuklanışına, belirli bir baskı altında tutulan ve çoğunluğun öncelikli ilgi alanında olmayan bir alanı korumaktan bahsedilebilir mi?
V.K.: Çoğunluktan koru(n)ma adına ricat bir opsiyondur. Oturup nerede yanlış yaptığımızı konuşmak ve geleceği düşünmek üzere daha kapalı ve samimi bir toplulukla yetinmek stratejilerden biri olabilir. Yinelemek zorundayım, bu salt Türkiye’ye özgü bir durum değil; bununla mücadele etmek için karşılıklı olarak kendi coğrafyalarımıza özgü tecrübelerimizden ders almak, bilgi paylaşmak ve yeni bir enternasyonalizm ile dayanışmak şart.
R.K.: Son derece ağır ve çalkantılı bir siyasi dönemden geçiyoruz ve kolay kolay da buradan çıkabilecek gibi görünmüyoruz. 2011’de SALT’ın açılma sürecinde, toplumun çeşitli kesimlerinin alışveriş merkezleri dışında bir araya gelebileceği kamu mekânlarının yokluğundan bahsediyor ve kurumu toplumsal müzakereye katkıda bulunabilecek bir yer olarak tasarlamaya çalışıyordunuz. “Gençler cahilleşiyor, erkek şiddeti korkunç seviyelerde ve elimizdeki yegâne merhemi kullanmıyoruz” demiştiniz. Bu umudunuzu hâlâ koruyor musunuz? Genel hatlarıyla dindar/geleneksel ve seküler olarak ikiye ayrılabilecek kitlenin kültür aracılığıyla uzlaşması ya da bir süreliğine yan yana gelebilmesi mümkün mü?
V.K.: SALT kullanıcılarının böyle bir sorunu yok. Kitlelerin de tabanda böyle ayrılmadığına eminim. Endişe ve çekinceler olabilir, normal buluyorum bunları. Kendilerine bir şeyler dikte edilmediğinde, parmak sallanmadığında gayet iyi yan yana duruyorlar aslında… Kurumun programları tam da bu istikamette olduğu için sözünü ettiğin “iki ayrı kitle” kimliği SALT’ta işlemez, konusu dahi olamaz. Böyle de olumlu bir notla bitirmiş olalım.