Istanbul ve Sanat: Seçil Yersel ile Söyleşi, Ne Zaman Pendik’e Gidip Bir Sergi Göreceğiz?

Vasıf Kortun: Seçil; Stuttgart’taki sergi[1] sırasında, İstanbul’daki kurumlar ve İstiklal Caddesi üzerine serpişmemek üzerine çok önemli yorumların vardı. Kurumların tarifi temelinde bir tartışma başlatabilir miyiz? 

Seçil Yersel: Bu bir tür güvende olma ve kendini garantiye alma şeklinde işleyen bir mekanizma hâline gelmiş sanat ortamı ya da kurum anlayışı; peki risk nerede? İstanbul gibi bir kentte, nasıl olur da korunaklı olmak ve iletişim ortamının sınırlanması istenebilir? Aklıma Ankara geldi; bu tür bir anlayış, sanki daha çok öylesi bir kente uygun. Risk alıp kendini konumlandırmış Proje4L, mücadele döneminden sonra, çok da alternatif üretmeden evine dönüyor. Beyoğlu domestik bir alan olarak tarif edilmese de “başımıza ne geleceğini biliyoruz”: İstiklal Caddesi’nin domestikleşmesi… Cadde, korkutucu şekilde bir mecburiyete dönüşüyor, alternatif olma özelliğini yitiriyor; hem nereye alternatif olacak ki? Bir fanusa dönüştü ve bu fanusun içinde farklı farklı olduğu söylenen, ki gittikçe birbiriyle benzeşenlerle birlikteyiz. Kent içindeki alanımızı daraltan bir durum bu. Her şey var, neden dışarı çıkalım ki? İstanbul gibi bir kentteyiz ama kentin dinamikleri “ulaşabiliyorsam yeterlidir” anlayışına indirgenmekte… 

Bir sanat kurumunun ne tür kaygıları olmalı? Belki en temel kaygısı, kendine kapanmadan etrafıyla ilişkiye geçmek ve yeni dinamiklerin oluşmasına yardımcı olmaktır. Öncelikle de bulunduğu yerin neresi olduğunu anlamak, komşularını tanımak ya da onları birlikte olmaya teşvik etmektir. Sanat ya da sanat kurumlarının kent içindeki dağılabilirlik/yayılabilirlik oranı nedir? Bir sanat haritası İstanbul’un ne kadarını kaplar? Sanki hep küçük gözler ve dar alanlarla bakılıyor. Ortamın dışına çıkmak, oluşmuş olanın yapaylığı ve sahteliğine dair ipuçları verebilir. Bir tür sanat politikası, öngörüsü ya da düşüncesinin gidebileceği yer ve durumlar üzerine üretkenliği artıran bir dinamik yaratmak ve bunu bilinebilir, anlaşılabilir, paylaşılabilir ve en önemlisi de heyecanlandırabilir kılmak. Gültepe’de var olan kurumun [Proje4L] orada olmak ve gelecekte olacakları beklemekten çok “Bakın, ben buradayım” diye bağırarak sesini duyurması ve tartışılabilirliğini artırması; ekibini binasının içinde değil, dışında çalıştırması; yani ulaşmaya çalışması. (Yanında bir ilkokul ve arkanda Gültepe gibi bir yer varken nasıl olur da kendi içine kapanırsın…) Komşum kim benim, sanatın komşusu kim; izleyicisi, tüketicisi ya da alıcısı değil, komşusu… Yani tesadüfen yanında bulunan, ondan farklı olan ve fakat onunla birlikte yaşaması gereken kim? Üçüncü bir dil oluştursak bunu nerede kurup yayabiliriz? 

İstiklal Caddesi yasak bölge olmalı ya da buraya gelen, baştan yenilgiyi kabul etmiş, varoluş alanını kendi dilinden anlayanlarla sınırlandırmış, arada bir uğrayan “farklı ve ilginç” kişi ve durumların heyecanıyla yetinmeli. Diyelim ki buraya geldi, sadece mekânına odaklanmadan kente nasıl dağılabileceğini nasıl düşünebilir? Üstü görünmez bir çadırla kapalı olan bu bölge, kendine bir sürü kapı açmış olsa bile kendini merkez sanmaya başlar ve bununla mutlu olur, yetinir. Sanat kurumlarının İstanbul’da mekân seçme ve yerleşme anlayışı bir tür yetinme alışkanlığının devamı. Ne zaman Pendik’e gidip bir sergi göreceğiz? Belki de sanat kurumları, merkezde -ki nasıl bir merkezse küçük, dar ve boğucu- alternatif mekânların üremesine ya da var olanların yaşamasına destek olma politikası geliştirmeli….

İstiklal Caddesi’nde sanat, genel görüntü ve ortam içinde bir vitrinden ibaret oluyor. Renkli ve çokça kalabalık vitrinlerin yanında bir de sanat vitrini; yani sadece yüzeyde bir durum. Dışına çıkıyorum, en dışına ve bir sanat kurumu, galeri, müze, mekân görüyorum; ona baktığım zaman, ilk önce etrafıyla ilişkisini görmeye çalışıyorum. Nasıl bir alan yaratıyor etrafında; ki bu çelişik bir durum olduğunda cazibe alanı artıyor, merak da. Komşular merak ediyor: “Neler oluyor orada?” Merak etmeseler dahi sanatın konumu sıradanlaşıyor ve belki de kolay tüketilebilirliği azalıyor. Orada var olan da rahat rahat yerinde oturamıyor, sanki hep bir huzursuzluk, kendini anlatma, var etme kaygısı oluyor. Bu durumda sanat, “sızma”, “sızabilme gücü”nü yitiriyor; sistemle bozuşmuyor, sisteme yamanıyor ve sızamadığı için de kendini genleştiremiyor. Kendine bir bakma alanı belirliyor.

V.K.: İstiklal Caddesi’ne bakıyorsun. Bir de İstiklal Caddesi’nden bakalım. Burası homojen ve değişmez bir alan mı? 

S.Y.: Homojen ve değişmez bir alan olduğunu söylemedim ama farklı ve değişken bir yapı, nasıl olur da diye düşünüyorum -ki herhâlde kitlesel yoğunluktan kaynaklanıyor- homojen bir yapı ortaya çıkarır… Alan yok, boşluk yok, mekânlar arası geçiş ve bireysel alan yok. Bu amalgam içerisinde değişken ve hareketli bir yapı göremeyebilirsin. Bir süre sonra, bu kadar “farklı” dediğimiz ses tek bir yığına dönüşüyor; bu da, kişi ya da mekânları birbirinden ayıracak alanın olmamasından kaynaklanıyor. Eleştirel alan nerede? Sadece farklı yan yanalıkların renkli yüzü…

V.K.: Bence tek yapman gereken, uzak değil, iki sokak arkaya geçerek Tarlabaşı’na ya da Galatasaray’dan Taksim’e yürürken yolun soluna yönelmen. Bahsettiğin fanusun sınırları çok sert ancak, hemen yanı başında başka bir evren var. Belki de dünyanın hiçbir yerinde, benzer kaderleri kesişmeyenlerin bu mecburi yan yanalığı, İstiklal ile Tarlabaşı arasındaki kadar yoğun hissedilmez. 

S.Y.: Bu yan yanalık ne getiriyor? Arada dolaşan polisler, birbirine değmeden geçen insanlar… Bizim ve ötekinin hissettiği bir mecburi yan yanalık yorumu ve dinamiği var. Tabii ki bu birliktelikten bir sürü farklı melez yapı ortaya çıkıyor ama burası can acıtan bir yer olmaya başladı ve galeriler bunun neresinde duruyor, tam şekillendiremiyorum. 

V.K.: Yan yana ve birlikte olmaları, temas hâlinde olmaları anlamına gelmiyor bence. Aksine, aynı ekonominin birbirine bağladığı ama fiziken bu denli ciddi sınırların yan yana olduğu bir yer görmek olası mıdır, diyordum. Caddenin oluşturulmasından 1909’a kadar yaşanan yarı sömürge dönemi -ki bu dönemde caddede, mağaza vitrinleri de dâhil olmak üzere seksenin üzerinde sergi gerçekleştiriliyor- yeniden görülmeye başladı. Son altı yılda, gittikçe artan bir hızla mağaza ve lokantaların ne yönde el değiştirdiğini gördün: Son akım, uluslararası şirketlerin bayrağını taşıyan büyük mağazaların caddeye girişi. Bu süreçte, kamusallıkları onanmış sanat merkezleri dışarıya itelenecek ve bunların yerine şaşaalı ticari galeriler ya da showroom’a benzer kültür merkezleri gelecek… Bence caddeyi bir kenara bırakalım. Burası, Türkiye’de deneyim ekonomisinin bir alışveriş merkezinden daha renkli yaşandığı bir yer ve böylesi bir bölgede sanat merkezlerinin olması önemli. 

S.Y.: Böylesi bir bölgede sanat merkezlerinin olması bence de önemli ama başlıca sanat merkezleri kente sızacağına yine buraya geliyorsa, artık senin baktığın yerden bakamaz hâle gelirim. Çünkü dengesiz bir dağılım var. 

V.K.: Trafikten arındırılmış bölgelere sahip kentlerde, sadece mağaza görmekten bıkmıyor musun? En azından bu cadde, deneyim ekonomisi adına henüz toptan arıtılmış değil. Yönettiğim Platform mekânı, yılda 100 bine yakın kişiye deneyim sağlıyor. Bunu aynı zamanda, kentin sembolik değeri olarak görüyorum. Caddede gezenler de, anonimlik ve temaşanın keyfine bakıyor. Bu özgürlük alanı, aslında tüketim kültürü ve deneyim ekonomisinin hizmetinde diyebilirsin, ki öyle, haklısın. 

S.Y.: Garip gelecek ama galeri, mağaza ve restoranların bu kadar dip dibe olduğu bir yerde şöyle de düşünebilirim: Bir ayakkabı mağazası ya da bir kitapçıya girildiği gibi giriliyordur Platform’a da. Sanat tüketicisi olmayan kitleden bahsediyorum. Bu kadar yan yana ve boğucu bir alanda, düşünmeye, yeniden yorumlamaya ve hatta eleştirmeye vakit ve hâl yok. Alan da yok. Nerede düşünüp nerede şaşıracağım; kahve, fast food dükkânı, galeri, cep telefoncu, kitapçı, simitçi, galeri, çiçekçi… Hepsi yan yana; aralarında hiçbir boşluk yok.

V.K.: Kalabalıkların metal kapılardan, üniformalı güvenlik görevlilerin zanlı muamelesinden, gözetleme kameralarından geçmeden; “Burada SANAT var, ona göre; sesinizi kısıp terbiyenizi takının” ve “Zaten anlamazsınız” hissine kapılmadan, rahatlıkla Platform’a girmesi benim için çok önemli. Ancak, bu sadece belli bir yerde, belli bir kurum; nerede olduğunun çoklukla farkında ve yalnızca kendisine örnek olabilir. Sanat kurumlarının mekân seçme, kent ve mekâna yerleşme konusundaki tutukluklarının belirgin nedenleri var. Öncelikle kamusal fonların olmaması; dahası, kamusal fon kültürü olmayan sanatçı kuşaklarının farklı seçenekleri tahayyül yetilerinin olmaması. Dolayısıyla akla gelen örnekler de, çeşitli yerlerde gördüğümüz modellerin uyarlanması yönünde gerçekleşiyor. Burada, aslen ilgimi çok çeken “yerel içerikleme” meselesi söz konusu; montajdan bir adım ilerisi. Bahsettiğin meselede ise çok farklı bir nokta sezinliyorum. İstanbul denen kentin kendi kendini organize etme modelleri çok farklı. Bunların arasında, bir ayağı uluslararası sanat söylemleri ortamında, diğeri de bizzat bulunduğu yerde -örneğin Gültepe, Armutlu ya da Pendik’te- olan bir kurumun oradan kurabileceği üçüncü dil, o kurumu besleyen bir sanatçı ortamı olmadan nasıl gerçekleşecek? Böyle modeller nasıl fonlanacak? Onları merkezîleştirmeden birbirleriyle ilişkiye geçer hâle nasıl getireceğiz? Bunun üzerine düşünelim; artık asıl ilgimi çeken bu.

S.Y.: Mekân seçmedeki kabızlığın, sadece kamusal fon olmamasından kaynaklandığını düşünmüyorum. “Yerel içerikleme” konusunda haklısın ancak, bu hiçbir zaman düşünülmemiş bir durum; montaj ya da ekleme her zaman tercih edilmiş ve bu anlamda bir yapı ve anlayış ortaya çıkmış. Oysa ki pratik olarak bu modeller nasıl gerçekleşebilir demeden ya da buna kafa yormadan önce bu enerjiyi, yani bu tartışmayı güncellemek ve bu güncelleme ile yeni dinamikler yaratmak gerekiyor. Öncelikle çeşitli deneyimlerin katılımının olduğu, uzun süreli bir dizi tartışma düzenlemek, yani altlığı oluşturmak lazım. Bir tür yüksek sesli düşünme alanı; bu alanda üniversiteler, galeriler, küratörler, eleştirmenler, sanatçılar, sosyologlar olabilir. Çok iyi formüle edilmeli ki bu platform yeni aktörler yaratabilsin. Yeni modellerin oluşumu için küçük ölçekteki kurumların desteklenmesi ya da teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun ötesinde, kurumu besleyen bir sanatçı ortamının yokluğu düşüncesinden hareketle tekrar bulunduğumuz yere dönebiliriz. Kurumun varlığı, bu dinamiği harekete geçirici bir yapıda düzenlenebilir. Proje4L, Gültepe’deki varlığı süresince yeni grupların oluşmasını sağlayabilirdi; ilişki ağının yaygınlığı ve geliştirilebilirliği önemli. Ara mekanizmalar yaratmak ve bunu bir sürece yaymak lazım. Oda Projesi[1] tarzında; kişi, kurum, durum ve ilişkiler arasında çalışmalar yapan ve yeni yollar geliştiren grupların varlığı çok önemli. Gültepe’de Proje4L’nin ilk dönemlerinde deneyimlediğimiz ve Gültepe ile müze arasında ilişki kurma temelli olan projemiz, müzenin varlığı boyunca devam edebilir nitelikteydi. Hemen yanı başındaki ilkokula giden çocuklar ve anneleri ile müze arasında başka bir alan oluşmuştu ama birçok sebepten dolayı devam edemedi. Bu tür yapıların korunması ve desteklenmesi, bunların kendi içerisinde örnek olması açısından da önemli. Üçüncü dili yaratan, kurumun kendisi olmayabilir ama ona bu konuda alan açan ve zaten bu anlamda çalışan gruplar, ilgili dinamikler enerjinin doğru harcanmasına vesile olur. İstanbul’un kendi içerisinde organik olarak örgütlenebilen dinamik yapısı bir kurum için model olabilir; bu bakımdan strateji ve taktiklerin çok iyi çözümlenmesi gerekir. Ödünç alınmış galeri, müze, sanat mekânı anlayışları bu kentte varlığını yaşatamıyor ya da aksini zannedip kısır yapılar içerisinde kalıyor, yeni dar alan ve tartışmalara yol açıyor. Belki bu anlamda tehlikeliler de… İstanbul’un aslen ilişkiye geçilmesi ve içeriğe dâhil edilmesi gereken dinamik yapısı ve ürettiği durumlar, kendi içine kapalı kalmış bu tür kurumlar tarafından reddedilen ya da sadece bireysel sanat üretiminde kullanılabilen diller hâline geliyor. Enformel ilişki ağı çözümlerinin, sanatın bireysel üretim ve paylaşım ortamından çıkabilmesine vesile olabileceğini düşünüyorum. Bu ilişkiyi kullanabilecek olan bir kurum, İstanbul içinde, bu kentin dinamiğine uygun bir yapı üzerine düşünerek kendini var eder. 

[1]  Istanbul, Institut für Auslandsbeziehungen (Stuttgart/Berlin), 2004

[2] Gültepe’deki Proje4L’nin arka sokağında, 2001 ile 2002 yılları arasında bir ev tutan Oda Projesi, mahalle sakinleri ve müzenin komşusu olan ilkokula yönelik çalışmalar yaptı. Amaç, müzelerdeki bildik eğitim modelleri yerine nitelikli bir özgün örnek araştırmaktı. Özge Açıkkol, Güneş Savaş ve Seçil Yersel’den oluşan Oda Projesi hakkında ayrıntılı bilgi için bk.: 

odaprojesi.blogspot.com.tr (Erişim: Nisan 2016)