— *İstanbul Dergisi, Dosya: “İstanbul ve Sanat”, Sayı: 50, Temmuz 2004
İstanbul ve sanat, dosya boyutlarını aşan bir konu. Bu, salt konunun derinliği, yaygınlığı ya da başka yaşam faaliyetleriyle örtüşmesinden değil, gerektirdiği entelektüel haritalandırmanın, İstanbul’un birebir haritası kadar devasa ve çetrefilli olmasından kaynaklanıyor. Tavandan tabana işleyen bir kültür talebi eksikliğinin yarattığı zafiyetin yanı sıra, çoğu kültür sözcüsünün birer misyoner ve eğitmen edasıyla sürekli olarak kente sürdürülemez ve hatta gerçekleştirilemez, çok büyük boyutlu projeler montajlama çabası yüzünden yıllardır patinaj yapmaktayız. Bu dosya, bir yönüyle minör pozisyonlardan sorular sormayla ilgileniyor.
Hoş, daha çok kısa bir zaman önce, İstanbul’un ilk güncel sanat müzesi Proje4L’yi mali nedenlerle kapatmak zorunda kaldığımızı düşündüğümde, sorunun tek boyutlu olmadığı ortaya çıkıyor[1]. Mega tahayyülün özünde aslen bir geciktirmeden ibaret olduğu uzun yıllar yaşadık. Bu yılların sonunda bir konuda ikna olduk: Devlet ve idareden bir şey beklenmiyor. Devletin bu alana eğilmemesi, öz çıkarlarını bir korku ve çekingenlik üzerine inşa etmesinden olduğu kadar, politik sürece göre değiş(k)en çıkarları doğrultusunda kültür üretmeye teşne olmasından… Beklentisizlik hâli ise, yeni ekonominin mecbur bıraktığı özel sektör sponsorluğu ve çıkar doğrultusunun bir anlayış ve tutum birlikteliğine dönüştüğü İstanbul’da kendine özgü bir sanat ortamı oluşturdu. Bu bağlamda, Ankara’nın kültürel ağırlığının gittikçe azalması, merkezî devletin kan kaybından öte, finansal erkin başkentte yoğunlaşmamasıyla ilgili.
Bu dosyanın irdelediği bir öge de, özel sektörden beklentiler üzerine… Malum, şu anda İstanbul’da kültür sektörü tek ayak üstünde; tümüyle özel sektörün desteğiyle var oluyor. Böyle bir model, bu oranda dünyanın hiçbir kentinde mevcut değil. Üstelik, Orhan Pamuk’un İstanbul – Hatıralar ve Şehir kitabında yazdığı üzere; Nejat Eczacıbaşı gibi nadir ve belirleyici örnekler dışında, İstanbul’un ürkek ve solgun burjuvazisinden ziyade, kente sonradan gelmiş atak ve fütursuz iş insanlarının kültür ve sanata verdiği destek ağırlıklıdır. 1980 öncesinde kapital sağa yatıktır. 12 Eylül’ün travma yıllarında ise, hem kapital hem de kültür sektörünün sesi -tahmin edileceği gibi- cılızdır. Hatta, özel sektörle kültür sektörü arasındaki izdivaç, danışıklı bir sessizlik, afazilik, idamecilik ve en iyi durumda da yara sarıcı bir dürtüyle gerçekleşir. Yakın dönemde devlet politikalarının daha tahammül edilebilir ve tartışmaya daha açık olmasıyla birlikte, dünyadaki değişime koşut giden ılıman kültür sektörü arasında bir detant gözlenebilir.
Bu satırları bambaşka bir yerde okuduğunuzu varsayın. Örneğin, tarihî yarımada ya da Taksim-Tünel aksına uzak bir bölgede; kent içinde serbest dolaşımın gerektirdiği koşullara sahip olmadığınız, kentin çok farklı bir coğrafyasını deneyimlediğiniz, apayrı bir cemaatin kodlarıyla tariflendiğiniz bir yerde… Dükkândan almadığınız, abone olmadığınız bu derginin*, mesela dağıtıcının panelvanından düşerek hasbelkader elinize geçtiğini düşünün… Meselenin özü şu ki, kültür üretimi çok küçük bir topluluğu adres olarak tanıyor. Kültür üreticilerinin mekânları, kentten ziyade, kader birliği ve vizyon tartışması yaptıkları başka kentlerin benzer, korunaklı alanları. Bu, İstanbul’a özgü bir sorun olmasa da, tartışılmak zorunda. Dikeylemesine parçalanmış ve coğrafyası kopuk; küreselleşme doğrultusunda finans, keyif, turizm sektörleri ve ayrıcalıklı duvarlarla çevrilmiş yeni yaşam siteleri gibi alanlarla yeniden tarif edilmiş bu kenti tekrar kenetleyecek sembolik ögelerden biri sanat olabilir mi? Sanat, bu ögelerden biri olacaksa ya da olabilirse bunun, bakımsız eserlerin yığıldığı, en küçük bir ortak kültür tarihinin bile serbestçe -hatta samimi bir biçimde- aktarılmadığı, katılımcılıktan yoksun müzelerimizde gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Özellikle de izleyicinin, turist (yerli ya da yabancı bir müşteri) alımlamasına indirgendiği bir ortamda… “İstanbul ve Sanat” dosyasındaki tartışmaların bir bölümü, kentte yaygın, tabandan tavana ağ örgütlenmelerine duyulan gereksinime odaklanıyor. İstanbullu olmanın paylaşılan değerlerine sahip değiliz; yalnızca mega iddialar üzerine modellenmiş kurumların da, bu kentin birleştirici simgeleri olabileceğini düşünmüyorum.
Sanatçılar ise, kentsel boyuttaki parçalanmanın tarafları. Sanat, bir yandan belli sınıf ve kültür katmanlarının kent coğrafyasındaki ayrıcalıklı konumundan ötürü sınırlı izleyici ve katılımcı kitlesiyle yetinir durumda. Bu anlamda, ürettiği bilinç ve bilgi biçimleri ile deneyimlerinin kısıtlılığı söz konusu. Sanatçılar, mevcut parçalanmanın ayrıcalıklı ve bir o kadar da tedirgin öznesi. Nefes alma alanları olsa da, bu bir tıknefeslikten ibaret ve özgün üretim biçimlerinin tahayyülünü dahi tırpanlıyor. Dolayısıyla sanat üretimi ve kültür sektörü, bu durumun kurbanları, zanlıları ve bir nebze de karşı bilinci. Yirmi yılı aşkın süredir “yeni” ekonominin yarattığı tahribat, sanatçılara bile bir başka dünyanın olası olduğunu unutturdu. Alain Badiou’nun Slavoj Žižek’ten alıntıladığı gibi, dünyanın sonunun yakın zamanda gelebileceğini rahatça konuşabiliyorken var olan düzenin mutlakiyet ve ebediyetini sorgulamayı düşünemiyor bile oluşumuz da bunun bir parçası. Düşsel ve ütopik olanın bastırılmadığı, başlı başına derin bir ayrılmayı simgelemesini beklediğimiz şey olan sanat, düzenin içerisinden düzeni baltalamak türü ipe sapa gelmez bir anlayışla kendisi ve çevresiyle, kendi kendini inandırdığı beceriksiz bir ateşkesi idame ettiriyor. Sanat, her kurulu düzenden, akılcılıktan, kabul edilen değerlerden ayrılmanın ötesinde, çok daha derin bir transgresyonu tetikler. Bir anlamda, duyumun başkaldırısı, mantıki söylemin dışına çıkmanın ve son tahlilde de kültürün yadsınmasıdır bu.
İstanbul’un son 15 yılda şişmesiyle birlikte farklı yayılım ve kurumlara olan gereksinim belirginleşiyor. Bu kurumlarınsa kent içindeki mikro-kentler, mikro-cematlerden çıkması gerekiyor. Bu kente bir Guggenheim yamamak, başka kentlerin müze ve kurum modellerini montajlamak, burayı bir alımlama duvarına çevirmek ve kültür sektörünü kendine sömürge bir turizm sektörünün hizmetine sokmakla parçalar birleşmeyecek. Kuşkusuz, devasa ekonomik ve siyasi gücüyle küreselleşen, bugün tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğuna tanıklık ettiğimiz, bunun onur ve küstahlığını da yaşadığımız İstanbul, sadece Türkiye’nin değil, bölgenin de merkezi olmaya soyunması sonucu her an bambaşka enerji vektörleriyle çalkalanıyor. Beklentilerimizle hazırlıklarımız örtüşmüyor. Sanat, yeni İstanbul’un öncelikli uç beyliklerinden biri. Ancak, bunların yanı sıra, tabandan tavana kurumlar ile kamusal-özel ikiliğinin mecbur kıldığı izleyici üretimi yerine, yerinden üretilen ve izleyicisi/katılımcısıyla üreten sanat duruşlarına, beklenilmeyenle karşılaşmalara önem vermemiz gerekiyor. Bilinenin ısrarla yeniden sunulduğu, devralınmış sanat yasalarının süregeldigi, kendilerine verilen hazır kültürün dışına çıkmayan üreticileri, kurumları ve izleyicileriyle bir ortam var. Buna cepheden saldırmaya gerek yok; bu koca engel, ancak kendi hayallerini kuran ve sadece kendisi olmaya çalışan kurumlarla aşılır.
Sanatçılar -özellikle de müstakil ve dünyaya söyleyecek sözü olanlar- asal üretimleri ve kritik işlerini, onlara üretim fırsatı sunan Avrupa fonlarına yaslanarak başka yerlerde gerçekleştiriyor. Dünyanın sayılı müzelerinin koleksiyonlarında yer almaları ve ciddiyetle takip ediliyor olmaları bir gurur olmakla birlikte, bu duruşlar İstanbul’a yansımıyor. Bunun faturasını, kültür belleği olmayan bir mimari modernizme çıkaramayız. Mandolin ve melodika çocuklarından, “temiz aile makineleri”nden, şeker fabrikası lojmanlarından söz etmiyoruz. Aksine, her yönüyle zararsızlaştırılmış, medyatik bir vitrin kültürünün dayattığı cazibenin baskısı altındayız. Zararsızlığıyla doğru orantılı bir görünürlüğü ve “-miş gibi”liği var. Laik sızlanış ile makul zihniyet tam da ortada buluşup örtüşüyor. Bunlara, enternasyonalist ve Avrupacı bir söylemle sanat üretimini STK’cılık olarak algılayanları eklersek sanatın hangisini, ne boyutta ve ne biçimde uyardığı üzerine düşünmeye başlayabiliriz. Tüm bunların dışındakilerin devreye girdiği yer bu. Kent, aslında tüm bunların dışında, sanatçının olması gereken yerde.
[1] Proje4L, 2004’te kapanmasının ardından temelde bir koleksiyon mekânı olarak, bu kez Elgiz Müzesi adıyla Maslak’ta açıldı. 2001’de Hans Ulrich Obrist, Chris Dercon, Charles Esche’nin konuşmalarıyla yola çıkan ve birçok dinamik genç sanatçıya açık olan kurum yeni sürümüyle kendini tarih dışına itti.