Vasıf Kortun: Erden; Yerleşmek[1] sergi kataloğunda, Anadolu yakasında yaşayan bir dizi sanatçı üzerinden bir okuma yapmış ve bu okumayı bir yürüyüş olarak biçimlemiştin. Bu yürüyüş, bölgedeki sosyal ve ekonomik dönüşüm ile bunu imleyen fiziki yapılanmayı açıklıyordu. Ancak, söz ettiğin sanatçıların çoğu artık orada yaşamadığı gibi, belirgin bir söylem dağılması, dahası bireysel pozisyonlar ve genel bir afoni söz konusu. Güncel sanat ve öteki alanlar birbirinden yalıtılmış durumda.
Erden Kosova: Evet, Yerleşmek kataloğundaki metinde andığım sanatçı konstelasyonu dağıldı; hem coğrafi olarak başka semtlere kaydılar hem de bir dönem için ciddi, neredeyse devrimci bir sinerji yaratmış olan kolektif düşünme inisiyatiflerini, bireysellik üzerinden tanımlanmış benlik alanları lehine terk ettiler. Siyasal eleştirelliği belirgin, anlatım ögesine yaslanan işler üretilmekteydi o zamanlar; bugün de benzer alışkanlıklar sürdürülüyor, Diyarbakır’dan gelen taze enerjinin de desteğiyle. Ne var ki bireycileşmeye eşlik eden kurumsallaşma dinamiği, bu iki konstelasyonu sert bir paradoks ile karşı karşıya bırakmış durumda. Diğer kültürel ifade biçimlerinden daha sert, kışkırtıcı, spekülatif ve deneyci işler üretmeyi başarabilmiş bir ortamdan bahsediyoruz. Ama bu hoş keskinlik, biraz da kamusal olanla iletişimsizlik pahasına temsiliyetin çerçevesi içerisinde kalıyordu. Örneğin, Halil Altındere’nin Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm! sergisi[2], siyasi yaramazlık dozunu başarıyla yakalayabilmiş işlerden kuruluydu. Ama aynı işlerin sunumları ve mekâna yayılımları oldukça uslu, evcil kalıyordu içerikteki doğrudanlığın yanında; izleyiciyle didişecek, onu zorlayacak sunum teknikleri yoktu ortada. Sergi mekânı ve binasının problematik sosyolojisine değinen de olmamıştı. Ötesinde, temsiliyet düzleminde, içerikte de sosyal mekâna değinen fazla iş bulunmamaktaydı. Bence ciddi ve daha geniş bir duruma ışık tutan şöyle bir semptoma işaret ediyor bu: Siyasallığı öne çıkaran anlatımsal işler üretmek ama aynı zamanda, paradoksal olarak sosyal alan üzerinde hak talep edememek. Kurumsallaşılan bir ortamda daha da çapraşık hâle geliyor bu durum. Kapısında güvenlik görevlisi bulundurulan, manyetik aygıtlarla yapılan denetimden sonra içeri girilebilen bir sanat mekânına yerleştirilmiş avangart eğilimli ya da siyasal dozu yüksek bir işin kışkırtıcılığı ne kadar inandırıcı olabilir?
İstiklal Caddesi’nin kültür üretimine dair tekelinin sıkıntı yarattığı doğru. Kentin heterojenliğindeki bir çarpıklığın tezahürü bu. Ama coğrafi dağılımın sağlanması kadar sanat ortamının demokratikleşmesi de gerekiyor. Sterillikten uzak duran ve salaş bir sunumu, yanılma olasılığını, riski ve “fon”suzluğu göze alabilen bağımsız kolektif inisiyatiflere, sanat dilini kullananlarla kendilerini doğrudan siyasallıkla tanımlayanların yan yana gelebileceği mekânlara, sanatçıların kendileri tarafından yürütülen projelere gereksinim var. Bir zamanlar böyle bir enerji belirmişti; ileride de yeni konstelasyonlarla birlikte belirebilir.
Pendik’e uzanmak hoş ama daha da önemli olan, çalışılan mekânın yapısı ve tavrı. Anarşizanlığı kimse yukarıdan bahşetmeyecek. “Babamız bizimle ilgilenmiyor” kompleksinden çıkılmalı ve “The Haçienda must be built”.
“Yerel içeriklendirme” olarak ortaya koyduğunuz olgunun pek çok bağlamda bir aşağılık duygusu, kendine güvensizlik ve narsistik travma olarak işlediği doğrudur. Diğer yandan, anlatımı öne çıkaran, toplumsal travmalara eğilen işlerin, malzemenin epistemolojisine temellenen işlerden, yeni medya uygulamalarından daha değersiz bir konumda olduğunu düşünmüyorum. Bence, siyasallık geride kalmışlık belirtisi değil; küresel ölçekte sosyalliğe, siyasala, saha araştırmasına, ilişkisel estetiğe yönelik tercihlerin de böyle bir görüşü desteklediğini düşünüyorum.
İstanbul özelinde başka bir unsurun da devreye girdiği kanısındayım: Sanatçılarda, sayısız siyasal ve kültürel çelişkiyle şekillenen bir toplumsal dokunun içerisinde yaşamaktan ve bunun sunduğu malzeme zenginliğinden memnun olma hâli. Yereli merkeze alma hâli, belki de İstanbul’da “tarihsel bir narsizmi” de içeriyor. İstanbul’un cüssesinin şişmesi, iktisadi anlamda etrafındaki coğrafyalarda bir çekim ve güç odağı kurmuş olması da güncelleştiriyor bu narsizmi. Ürkeklik kadar açığa fazla vurulmamış -kimi zaman tatlı- bir küstahlıktan da bahsedilebileceğini düşünüyorum. Nüfusun aşırılığı, trafiğin keşmekeşi, Avrupa Birliği’nin aşırı düzenlemelerinin tersine self-servis kültürü ve deregülasyon, belirli bir noktadan sonra övünç kaynağı da olabiliyor. “Kentlinin kendisi olamaması” saptaması, haklı olabilecek bir biçimde belirli bir eksikliğe gönderme yapıyor; ama dışarıda bir kent, kendini yeniden üretmeye çalışıyor bütün özgüllüğü içerisinde, tüm çarpıklığı ve baş ağrılarıyla.
V.K.: Sözünü ettiğin paradokslar yumağında hemfikiriz. Ancak, siyasal eleştirellik ve keskinliğin kamusal olanla iletişimsizlik içerisinde pratik edilmesiyle İstanbul’daki kurumsallaşma sürecinin nasıl örtüştüğüne henüz ikna olamadım. Kurumsallaşma onları yok saymadı. Kentin kültür organizması fonlarının ağırlıkla özel kaynaklardan giderek boyutlanan aktarımının tarihsel bir bedeli var kuşkusuz. Orta hâlli, orta sınıf, yalıtılmış, edepli, kabul edilebilen, filtrelenmiş bir kültür sektörü söz konusu. İstiklal Caddesi’nde bunun şipşak bir fotoğrafını çekebiliriz. Yerel yönetimin politik gündemden sıyrılmış, bağımsız ve özerk nitelikte fonlama ve danışmanlık mekânizmaları yok. Tabandan tavana örgütlenen bağımsız sanatçı inisiyatifleri, kentin kendini organize etme biçimlerine çok uygun olsa da, o kadar nadir ki. Siyasal eleştirellik ve keskinliğin sonucu olarak beklediğini, sosyal alan üzerinde hak talep etmekten çekinilmesini analiz etmek istemiyorum ama alınan her beklenmedik, uyarıcı, kışkırtıcı pozisyon, sonuçlarına katlanmak zorunda mıdır sahiden?
Öte yandan, gerçekleştirmede bir zafiyete işaret ediyorsan evet, o işi alımlayacak izleyicinin de hayal edilmesi gerekiyor. Belki de bu konudaki temel zafiyet, görüntü üretilmesinden ziyade yepyeni ve beklenmedik bir sanat biçiminin üretilmesi. Eklemem gerekirse, siyasallığı “geri kalmış” olarak görmedim. Tam tersine, siyasal olabilecek bir iş -çok geniş anlamda- kentle ilişkisinde mesela, kendi mecrası, izleyicisi, katılımcısını aramak durumundadır. Düz bir sunumdan klişeleşmiş yapılar üzerinde kurulan, herkesin bir sonraki adımını bildiği ve daha görmeden onayladığı bir maskaralığın sanatla hiçbir ilgisi var mı?
İstanbul için gözlemlediğin, sayısız siyasal ve kültürel çelişkiyle şekillenen bir toplumsal dokunun içerisinde yaşıyor olmanın, ona kırık bir ayna tutmanın getirdiği kolaylık ve self-servis kültürünü överek yüceltme konusunda haklısın. Ama burada asıl sorun, ayna tutmanın kolaylığı ile bu yapıları bir işleme malzemesi olarak kullanarak ondan başka bir yapı kurma arasındaki kritik uzamda… “Kentin kendisi olması” derken başka kent modellerine öykünmemesinden söz ediyorum; yani kentin mega düzenleyicileri, kentin kendisi olabilme olasılığını es geçerek aşırı regule bir giysi giydirmeye çalışıyor. Sözünü ettiğin, “dışarıda” olan kentin üzerine gidebilir miyiz bir nebze? Çünkü yoğunlaşma ile aynı anda gelişen dikey polarizasyon kenti paramparça etti. Bunun olduğu yerde, kentin tümüne mal edilebilecek bir aidiyet duygusu nasıl geliştirilebilir ki?
E.K.: 1990’lı yılların ortalarında güncel sanat bağlamında beden bulmuş sanatçı konstelasyonunun, son birkaç yılda beliren kurumsallaşma dinamiği tarafından yok sayıldığını söylemedim. Kurumsallaşma tercihinin, hem bahsettiğimiz ortamın kendi içerisinde yaşadığı değişimler hem de dışarıdan gelen ilginin dayattığı yeni koşullara bağlı olduğı bile söylenebilir. Benim altını çizmek istediğim, işlerin sunumuna ilişkin bazı zaafiyetlerin, söz konusu kurumsallaşmayla birlikte iyice belirginlik kazanmış olması. Kurumsallaşmaya giden yolun, sanatçılar tarafından sorunsallaştırmasız bir ön kabulle karşılandığını söylemek istiyorum. Direnen bir şeyler olmalıydı. Orta kararcı kültürün radikal olana kırılmasını sağlayacak olan kurumsallaşma değil, minör olanı yeniden kurmaktır. Bunun için gerekli inisiyatifin yeterli insan malzemesine sahip olup olmadığını kestiremiyorum. İzleyicisi açısından ise kafam daha rahat; kendini muhalif bir çizgide tanımlayan genç bir kitlenin var olduğunu ve dünya üzerindeki alter-küreselleşme hareketlerini takip ettiğini düşünüyorum. Güncel sanatla bağları ise pek güçlü değil. Tuvale hapsedilen bir romantizmden, bohemyanın ve rock ‘n’ roll’un metafiziğinden, kuru içeriklendirmeden sıyrılarak güncel sanat pratiği tarafından önerilen yeni bilme ve görme biçimleriyle tanışması ise hiç zor değil. Son yıllarda toplumsal dokuya ilgisi artmış, siyasal eleştiriye geri dönmüş küresel güncel sanat dilinin bu bağlanma için uygun bir zemin sunduğunu düşünüyorum. Gerekli olan ifade, sunum ve sanat içi örgütlenmelerinin deneyci bir anlayışla, sanata ayrılmış ve önceden tanımlanmış steril alanlardan çıkıp kaynaşan dokuya yaklaşması. Ama bunun Pendik’ten önce Kadıköy ve Beşiktaş gibi kentsel bir geleneğe sahip, yerel seçimlerde öyle ya da böyle sola meyleden, öğrenci nüfusunu barındıran ama kente dışarıdan gelmişlerin de yaşadığı, çalıştığı, uğradığı ve kentsel ritmin yüksek olduğu ilçelerde deneyimlenebileceğini düşünüyorum. Berlin’i düşünürsek Friedrichshain-Kreuzberg gibi hem sol kültürü hem alt kültürleri hem de göçmenlerle oluşmuş coğrafi-kültürel çeşitliliği barındıran ilçelerin alternatif sanat duruşları üretebildiğini görüyoruz. Aynı siyasal düzeyi paylaşmasa da, Londra sanatının odağının işçi sınıfına, anarşist harekete, fuhuşa, Yahudi ve Asya kökenli göçmenlere ev sahipliği yapmış East End bölgesine kayması ve Tate Modern gibi majör bir merkezîleşme harekatına karşı direnç oluşturmasını da anabilirim burada. Diğer sorunuza da bir yanıt olabilir belki bu. Ulus kimliğine direnç gösteren, temsiliyet araçlarından kaçan ve metropoliten bir yaşamı sunan kent aidiyeti üzerine çalışıyorum bir zamandır. Ama dediğiniz gibi bu kentsel ortam, İstanbul’un dâhil olduğu bir dizi yükselen megapol bağlamında, kapital tarafından üretilen dikey sıradüzenlere tabi tutuluyor; sterilleştirilmiş merkezler ve adacıklar üretiliyor. Biraz önceki örneğe geri dönersek belki Berlin’den bir kavram olarak vazgeçmek, onun yerine “Kreuzberglilik”ten bahsetmek gerekiyor. İstanbul’da da yeni minör kimlikler üretilebilir. Yerleşmek kataloğuna yazdığım yazı, belki de böyle bir arayışın yansımasıydı.
Öte yandan, Avrupa’nın kültür değerlerinin peşinden giden İstanbullu ya da kentlinin yapaylığı ile dışarıdan büyük kent ortamına gelenin sahiciliği arasında kurulan ikilik artık çok işlevsiz kalıyor. İnsanlar on yıllardır gecekonduda yaşıyor, pop ile arabesk birbirine eklemleneli çok oldu, muhafazakâr tepkici argümanlar çoktan iktidara taşındı, 1990’ların ortasındaki sert çelişkiler felç edici bir uzlaşma lehine törpülendi. Ekonomik alanda dikey sıradüzenin artmasını olası kılan, bu kültürel homojenleşme olabilir. Kendine ait bir modelin kendisidir bu belki de ya da gelecek açılımlar kuracaktır bu modeli. Farklılıkların nötralize edilmeye, sıfırlanmaya çalışıldığı bu ortamda yeni farklar üretmek gerekiyor.
Yerel içeriklendirme konusundaki argümanınız anladığım kadarıyla şu: İçinde nefes aldığımız coğrafyaya özgün sorunsallar, sunum açısından hazır olarak alınmış biçimsel modeller üzerine fazla düşünmeksizin monte ediliyor. Öncelikle bunun İstanbul ya da Türkiye’ye özgü bir durum olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal veya coğrafi-külterel yaklaşımlara ağırlık veren ve sunuma dair düşünümü ikinci plana atan ya da hazır formüllere sığınan pratiklere pek çok yerde rastlanabilir. Sadece coğrafi-kültürel tematiklerin işlenmesinden de ibaret değil bu. Makro düzlemdeki toplumsal dinamiklere dair söz söyleyen, yorumunu cinsel kimlikler üzerine kuran işlerde de benzer bir eksikliğe rastlanabilir. Hem sunum hem de içerik üzerinden spekülasyona girişen sanat pratiklerinin zamanla değer kazandığı açık bir olgu. Ayrıca, “içeriklendirmemek”, içeriği narsistçe tanımlanmış dar bir çerçeveye sıkıştırmak ya da Duchamp sendromu içerisinde sanatın iç sorunsallarının dışına çıkamamak gibi kısır tercihlere yeğdir bence bu durum.
[1] Erden Kosova, “E: ‘Cadde.’ V: ‘Hangisi?’”, Yerleşmek Sergi Kataloğu, Proje4L-İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2001
[2] Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm!, Küratör: Halil Altındere, Proje4L-İstanbul Güncel Sanat Müzesi, 2003