Istanbul ve Sanat: Cevdet Erek ile Söyleşi, Yerel İçerikleme Kader midir?

İstanbul Dergisi, Dosya: “İstanbul ve Sanat”, Sayı: 50, Temmuz 2004

Vasıf Kortun: Emre Erkal ile ZKM’deki Call me Istanbul sergisinin düzenlemesini yaptıktan sonra İstanbul’a döndüğünde seninle konuşurken bir “korku” meselesi çıktı. Korku ya da ürkeklik… Bu tecrübe üzerinden konuyu açabilir misin?

Cevdet Erek: Evet, galiba korku yerine ürkeklik kelimesini kullanmak daha makul. Şunu hemen söylemeli ki üçüncü kişi yanlış anlamasın: İçerik veya tavır olarak ürkeklik veya ürkmek değil bahsettiğim. Konuyu açarken sana birkaç tecrübe aktarmıştım. Tecrübe de, sanatçımızla sanatının gösterilmesi/uygulanması süreci üzerine (genelde gayet pratik hususlara dair) konuşurken edinildi. Biz de, kendi içeriğiyle ayakta dursa da, nihayetinde var olma nedeni servis/hizmet olan bir iş yapan kişi rolündeydik.

Benim nedenini anlamakta zorlandığım bir ürkeklik varmış; evde bitirilen sanatın görücüye çıkması aşamasına dair: “Servise hazırdır, elinize sağlık!” Neredeyse herkes beyaz ve kapalı galeri odalarına âşık veya mecbur hissediyor gibi gözüktü bana. Sadece bir işe odaklananan, konsantre sanat mekânı. Bahsedilen konsantrasyon için yalnızca dört saf duvar, mümkün olduğunca yalıtılmış ışık ve ses şartları gerekiyor; modern bir kutsal sanat ibadeti için hâlâ. Bu bana özünde çok doğal bir istek gibi geliyor (genelde ben de böyle davrandığımı biliyorum) fakat değiştirilemezliği konusunda aynı şekilde düşünemiyorum. Bir işin (eser-işin) biricik gösterilme şeklinin değiştirilemezliği… Aklımda böyle bir yargı yoktu; kısa sürede çok sanatçıyla (evet, büyük bölümü de arkadaşlar) eserlerinin gösterilmesi konusunda konuşurken/pazarlık ederken bu izlenim oluştu: “Eserimin böyle gösterilmesini planladım, daha önce de böyle gösterildi, bana şu metrekarede mümkünse kapalı bir yer veriniz lütfen.” Bu tutumun, işin son aşamasında, yani sergileme aşamasındaki “sergi mimarisi işi” kapsamında değil, “biten yapıtın kutsal değişemezliği” başlığı altında incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

V.K.: Bu sergiye özel bir durum muydu; hani herkesin birbirinden saklanma durumu ya da bildik, edinilmiş “sanatçı kaprisi” dışında bir durum?

C.E.: Evet, ZKM sergisinin özel bir durumu vardı. (Her serginin özel bir durumu mevcuttur herhâlde). Bu özel durum[cuk]lar çok sayıda ve bazılarımız için çok şiddetliydi galiba. Biz (Cevdet Erek ve Emre Erkal) küratör/organize edici ile sanatçı arasında bir yerde duruyorduk, dolayısıyla bazı özel durumları çok şiddetli biçimde yaşadık, diğerleriniyse nispeten hafif ve zamana yayılmış bir şekilde atlattık. “Sanatçı kaprisi”, ender de olsa yaşanan bir durumdu, her zaman da var olacaktır. Ama “herkesin birbirinden saklanma durumu” gayet aşikârdı. Gördüğüm kadarıyla bu durum, sanatçıların birbirinden saklanması değildi. Aklımda kalan iki “saklanma” var. Birincisi, sergi mekânına ait ilk izlenimden saklanma: “Benimki bu şamatanın içinde olmasın; hah, orası daha kamufle.” Çok anlaşılır bir durum; sanatçıların büyük bir bölümü bu sergiyi endişeyle bekliyordu. Düzenleme ise işleri kesişmek zorunda bırakıyordu fazlasıyla. İsteyen herkesin saklanması mümkün değildi yani. İkincisi, söz konusu genel duruma ek olarak, sanatçının diğer sanatçının kendisinden değil, işinden uzak durmak istemesiydi. Bu aşamada aslında “saklanmak” yerine “uzak durmak” ifadesi tercih edilmeli, çünkü korku/ürkmeden ziyade başka tetikleyiciler var. Serginin genel durumunu olduğu gibi, sergideki komşunun işini “berbat” bulmak ya da biraz daha hafifi… Yine anlaşılabilir bir durum; çoğumuz, komşumuzu salt komşumuz olduğu için düşünmeden kabullendiğimiz bir düzende yaşamıyoruz. 

V.K.: O devasa bütçeli, prestijli ZKM sergisine girilecek; sonra oryantalist bir alımlamaya boyun eğilecek; öte yandan, şikâyet edilecek ve sergiden uzak durulacak! Bu yaklaşım bana, bugünlerde dilime doladığım “evetçilik zamanları”nın doğal karşılığı gibi geliyor. Burada, dışarıda kalmanın verdiği, biyografiye atılacak o önemli çentiğin eksikliğinden doğan markalaşamama ürkekliği de var. Buna merkezde olmama hissiyatının getirdiği, son hızla varmaya çalışma arzusunu da eklemeli. Merkezde olmama hissi derken aslen işaret etmeye çalıştığım, yaygın ve güçlü güncel sanat kurumlarının olmadığı bir kentteki sanatçıların bireysel iradelerinin yansımasının yetersiz kalması. 

C.E.: Evet, “evetçilik” var; şikâyet de bol. Biyografiye atılacak çentiğe verilen önem de tartışmasız, markalaşma ve onaylanma isteği de… Ancak, şu “fiziksel” şartları eklemekte fayda görüyorum: Sergi yapılacak. Küratörlük, sanatçıya genel bir çerçeve sunuyor; köşesiz ve kaygan bir çerçeve gelişecek gibi gözüküyor. Hassas, tecrübeli ve kâhin sanatçı başına gelecekleri derhâl anlıyor, geri adım atıyor. Diğerleri sergiye katılmayı kabul ediyor, senin deyişinle “evetçi” oluyor. “Evet” diyen sanatçıların büyük bölümünün diğer “evetçi”lerden haberi yok, seçilen işlerden de… Dolayısıyla küratörle konuşma ile sergi açılışından hemen öncesi arasındaki süreçte serginin ne kadar “…ist” olduğuna dair herhangi bir bilgi edinmek mümkün değil. Sergi yerine varıldığı anda ediniliyor bu bilgi. 

Yeri gelmişken; sergiyi yaratan “oryantalist” bir anlayış varsa, oryantalist (bu cümlede açıkça söyleyebiliriz) sanat eserine dayanarak var oldu bu sergide. Dolayısıyla serginin oryantalist olmasından dolayı hayal kırıklığına uğramayan, ayılıp bayılmayan sanatçı çok olmalı. Dükkânımızdaki eşyayı seçip bir araya getiren de tek sorumlu değil.

Son olarak sözü mimari ve “var” olan sergiye getirmeye mecburum. Uyguladığımız planı, anlattığım durumun dışına çıkarıyorum. Sergi kavramı, eser, sergi yeri ve mimarisi arasındaki ilişki için riskli yeni kombinasyonlar planlandı ve uygulandı. Yeri bu konuşma değil galiba; yeri geldiğinde gündeme geleceğini umuyorum.

V.K.: Bir sorum da, İstanbul meselesini tasvir, temsil, sembolik olanı temsil alanına çıkarma ve düz sunumla ilgili… Türkiye sanatçılarında oldukça yoğun biçimde gözlemlenen dokümanter dürtüsü konusunu biraz kaşıyabilir miyiz? Bunu, bir nevi yerel içeriklemeyle mi bağlantılandıracağız? Yerel içeriklemeden anladığım, ki bunu zamanında Türkiye sanat geçmişindeki montajlama kültürüyle ilişkilendirmiştim, bir hazır yapıya (güncel sanatta bilinen bir yapıya) yerel bir içerik giydirerek yapılan sanat pratiği. Montaj kültürü ilerlemecilikle bağlantılıydı, yerel içerikleme ise kendini muğlaklaştırabilecek araç ve özürlerle kuşatılmış durumda. Örneğin, kent üzerinden tespitler yapan bir sanatçının pratiğini deşerken o pratiğin dışsallık ve bireyselcilikle inşa edildiğini saptarsanız ne olacak? Yoksa bazı örnekler ele alındığında, yerel içeriklemeyi aşmış bir başka şey mi oluyor; yani benim örnek kıyaslaması içerisinde gözden kaçırdığım apayrı bir durum mu var?

C.E.: Tasvir, temsil, dokümanter… Dürtü diyorsun; sanat üreten kişide böyle bir dürtü hep var olacak galiba. Neden olmasın? 

Bence tartışılacak iki nokta var; soruya dönüştüreyim: Bahsettiğin gibi “giydirilen” ve “yerel” olan içerik, güncel sanatta bilindik bir yapıyı niye tercih eder? “Yerel” (ya da “kültürel”, “geleneksel”) içerikleme, temsil/tasvir edileni uygulamanın tek yolu mudur? Yurtta ve cihanda, misal İran ve İsrail’de kader midir?

V.K.: Ben derin bir tutuculuk, daha doğrusu cesaretsizlik olduğunu düşünüyorum; politik anlamda cesaretsizlik, kendi kurumlarını oluşturma adına cesaretsizlik, ki bu durum erkek sanatçılarda çok daha fazla. Hatta, tartışmamızın başına dönersek kendi işinden ürkmek demek bu. İcazet bekleniyor. Sorduğun ikinci soru tartışmamızın başlığı olmalı… 

C.E.: Tutucu için oluşmuş, kendi içerisinde sıkı örülmüş bir üretme geleneği olmalı herhâlde. Genç yaşta, tutulacak bir gelenek oluşturduğumuz için (bu coğrafyanın güncel sanatı olarak) sevinmeliyiz bu durumda. Gelenek ve yerelle (içerik olarak) bu kadar “uzaktan” ilgilenmek ise, ancak geçen yüzyılın Batılı “…olog”larına nasip olmuştu herhâlde. Şüphesiz, bizim “…olog”luğumuzun nedenleri farklı; bu tutumu toplumumuzun yapısı yaratıyor. Buradaki “orası” ve “onlar” ya da zorla “biz”. Sonsuz bir ilham ve araştırma kaynağı… 

“Erkeklerde daha fazla” diyorsun cesaretsizlik hususunda. Bu açıdan bakmamıştım doğrusu. Böyle bakacaksak bir istatistik yapmayı deneyelim istersen: Son 20 yılda iş üreten ve takdir gören sergilere katılmış/katılmamış kadın/erkek/diğer cinslerden sanatçılarımızın sayısı; tarafsız bir jürinin değerlendirdiği tutuculuk, cesaretsizlik, oryantalistlik yüzdeleri… Öğretici olabilir. Kısacası, böyle bir yargıya varacak gözle bakamadım henüz.