Vasıf Kortun: Sevgili Can; An[a]kara’nın İstanbul’u beslemesi konusu üzerinden şunu sormak istiyorum. Bunu tam olarak nasıl soracağımı bilmiyorum ama örneğin, ZKM sergisindeki (Call me Istanbul) sanatçıların bir kısmı Ankaralı. Çeşitli korkular söz konusu; bir açık ufuk korkusu var, bir de sanatçının kentten korkusu… Bu konuda neler söyleyeceksin?
Can Altay: Ankara-İstanbul diye tartışmaya başladığımız anda, aslında bu ayrımı ve farklılaşmayı destekler bir ton alıyor olabiliriz diye korkuyorum (yine korku!). Bunun belki de çok daha basit sebepleri var… İstanbul, özellikle 1990’larda bir atılımla (yanılıyor olabilirim ama her kuşaktan tanıdığım birçok insan, özellikle 1990’ların ikinci yarısında İstanbul’a göç etti) pek çok konuda Türkiye’nin merkezi olma rolünü üstlendi, geçmiştekiler kadar gelecekteki olası merkezlere de büyük fark atarak. Bu, siyasi ve ekonomik temelleri olan bir durum. Kültür, sanat vs. evrenine baktığımızda ise, sanırım şu bilinç beslenmenin temeli, üretime cevap verecek bir alımlama potansiyeli… Bana sorarsan, İstanbul gibi bir kentin bile “alımlama” (reception demek istiyorum) mevcudiyeti son derece kısır, ki aslında iki uçlu korkuya buradan bağlanabiliriz; bir açık ufuk korkusu, bir de sanatçının kentten (ve daha çok da insanından) korkusu…
Öncelikle, beslenme ve beslemesi olma hâllerini biraz daha tartışalım. Bireyler ve kentleri üzerinden baktığımızda, Ankara’dan gelenler alımlanmaya aç, yaptıklarının bir yerlere ulaşabileceği inancıyla üretim hâlinde, hele de modern cumhuriyetin üretim etiği ve bilinciyle bezenmiş olanlar… Yine Ankara üzerinden konuşursak üniversite kültürü ve bunun getirdiği yaklaşımlar hâkim. Daha özel anlara değinmek ve güncel sanat temelinde Ankara-İstanbul kurgularına yönelmek gerekirse, 1990’larda bir dönem Bilkent Üniversitesi’nde olanlara da bakabiliriz. O yıllar ve kuşaktan insanların büyük kısmını şahsen kaçırmış (ve sonraları ucundan yakalamaya çalışmış) olsam da, havada soluyabildiğiniz bir şeyler vardı. Bilkent, Vasıf Kortun’dan Hüseyin Alptekin’e ve daha genç kuşaklara, güncel sanatla bir bağı olan ve bu alanda adı geçen birçok insanın kesişme noktası olmuştu, kısa bir dönem için bile olsa. Belki de pek çok şeyin akışına yön vermiş bir “an”ın Ankara’da gerçekleşmiş olmasını, İstanbul’u kökten besleme hâliyle ilişkilendiriyorum doğrusu. (Öte yandan, abartarak mit yazmaktan da korkuyorum. Yok, korkmuyorum; biz mit yazmazsak kim yazsın?) Aslında, benim üretimimin temelinde yatan hususlardan biri de bu “an”; zira Selim Birsel’le tanışıp bu işlere kalkışmam, bahsettiğim “an”ın uzatma devrelerinin sonlarına denk geliyor.
“Özel an”ları şimdilik bir kenara koyup İstanbul’a tekrar bakarsak kitle iletişiminin tamamen İstanbul’dan yönlendirilmesinin, yani Türkiye’nin İstanbul olmasının ve hâliyle “Yaptığının bir kıymeti ve kaydı olacaksa İstanbul’da yapacaksın” komutunun verilmesi anlamına geldiğini göz ardı edemeyiz. Ancak, bu daha genel bir kayma/kopma süreciyle ilişkili… Açıkçası, Ankara’dan ümidi kesmeye başladım; belki İzmir olur… Bir merkez olarak kalsa bile, İstanbul’un da kendini besleyebileceğine inanmıyorum. Bazı kentler, kendilerine özgü oluşumlarını daha uzunca bir süre İstanbul’u beslemeye kanalize edecek kanımca. Güncel sanat alanında, Ankara’nın yanı sıra İzmir, Diyarbakır ve tabii Avrupa kentlerinden kaçıncı kuşak sanatçılar hâlihazırda bu besleme hâlini sürdürmekte…
Korkuları biraz daha erteleyebilir miyiz? Vakit yoksa yazarım ama…
V.K.: İstanbul’a akan entelektüel göçe karşın, kentin alımlama potansiyelinin kısırlığından söz ediyor ve bunu üreticilere de taşıyorsun. Bu arada, sanatçının sınıfsal, kültürel, politik tercihlerinin birbirine girdiği, çözmesi güç bir yumak oluşuyor. Kentten korku, kente bulaşmama, onu uzaktan seyreyleme ve seyrettiğini seyrettiğine geri vermeme durumu da var. Bunun -kurum, üretici, acente olarak- hepimiz farkındayız. 1980’lerden beri bu ülkeye, 1990’lardan beri de neredeyse tüm dünyaya sinen siyaset sonracılık, bandajcılık, uslu ötekicilik vesaireye sanat dünyasının acente vazifesi gördüğünü de unutmayalım. Bu ağdan kendimi muaf tutmuyorum.
İstanbul için gerçekleşmesi gerekli modeller var; örneğin, doğrudan sanatçı inisiyatifleri, mahallelere mal edilebilmiş ve bir o kadar da kamusal alımlamayı cezbeden, küçük ebatlı, işlevleri çok katmanlı kurumlar ile politikasını yalıtılmış ve depolitize edilmiş konumlarda sunmayan üretken çıkış noktaları ve sonuçta yaygın operasyonlar… Bunlar aslında demokratik, tabandan yükselen, mahallî, sürdürülebilir ekonomilere sahip modeller ağı. Aramızda kimse büyük kurumlardan, merkezî modellerden söz etmiyor. Üstelik, senin söylediğin gibi, kendini 1990’larda merkez kılmış -ki bu aslen yerel ve ülke idaresinin master planı- İstanbul’un merkez kurumları tahayyülünden uzaktayız. Böylesi bir kentin, başka kentlerin maskarası olmayan sembolik kurumları olması gerektiğine inanmakla beraber, sürdürülebilir modeller ağının asıl gereksinim olduğunda hemfikirim; birbirine endekslenmeyi düstur edinmiş kent, izleyici, sanatçı, sergileme modellerinin değil. Bu aşkın kentin, parçalanmasına karşı duracak şekilde, kendi hayallerini kurmasına önem vereceğiz. Bunlar, kentin merkezî kurumlarının Ar-Ge’lerine dönüşmeden var olmalı; yoksa başka yerlerde gördüğümüz şekilde ya kadrolarıyla ya da cismen ilhak veya temellük edilebilir, daha da kötüsü onların beslemesi hâline gelebilirler.
Ankara-İstanbul aksında Ankaralı’nın, hele de modern cumhuriyetin üretim etiği ve bilinciyle bezenmiş bireylerin alımlama merkezine kayma hayallerinde, öte yandan da bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğinin kinizmini taşımalarında haklısın. Ne de olsa güçlü söylemler, zamana sahip olan bölgelerde yeşerebiliyor. İstanbul’daki belli bir grup sanatçı, uluslararası sanat ortamının bitip tükenmeyen taleplerine, sergilerine, misafir programlarına, konferanslarına, workshop’larına karşılık vermek zorunda kalmadıkları dönemde zamana sahipti. Erden Kosova’nın çok haklı olarak belirttiği o dönem[1] kapandı. Senin bir nevi “mini-efsane” olarak gönderme yaptığın Bilkent dönemi, (burada Erdağ Aksel’in hakkını yememek lazım) bilinçli ya da içgüdüsel biçimde o toparlanmayı ateşlemişti. Bu süreç, pek çok insan için bir kader kesişmesiydi. O kesişme, İstanbul-Ankara-İzmir toplamındaydı ve Bilkent, hatta Ankara bir “var olmayan yer” olarak buna yataklık etti. Diyarbakır ve şimdi de İzmir’in Ankara’nın önüne geçmesindeki nedenler, aynı zamanda merkezî devletin başkentinin gerçekçi sonu. İzmir ve Diyarbakır’ın kendinden hareketlenmesi de, bu kez İstanbul’un mütekabil olarak oralardaki dinamizmi beslemesiyle çakışıyor. Dediğin gibi, buna Avrupa kentlerinden de destek var. İstanbul’un vazgeçilmez merkezliği, önümüzdeki dönemde bölgesel -yakın Balkanlar ve Orta Doğu- bir boyut da kazanacak. Bundan gocunmamak lazım; eski bir imparatorluğun başkenti, bu kez sembolik anlamda tarihsel konumuna rücu ediyor, dolayısıyla bir araya getiriciliğini kullanmalı.
C.A.: Kentten korkuya dönüyorum. Bence bu, tamamen sınıfsal bir korku. “Sınıfsal ayrımlar eğridir, bu topraklarda yoktur” diskurlarının karşısında durma ihtiyacı duyuyorum. Evet, sınıfsal bir bilinç vardır ve bu her nasılsa kemiklerimize işlemiştir. Hiyerarşi bilinci, belki de en baskın bilinç; her ebatta sosyal kurumda hâkim, hem de inanılmaz düzeylerde. Sanatın bir işlevi olacaksa hiyerarşiyi piç etmek olmalıdır. Nitekim, hiyerarşi görmezden gelindikçe yok olma eğilimindedir, ama başka türlü bir taktikle derinlerdeki izlerini de ortadan kaldırmalıyız.
Sınıf hainliği durumu da var (yapamasak da). 8. İstanbul Bienali’nde sergilenen işimin[2] çok tereddüt edip sonunda koymaktan vazgeçtiğim bir parçasını içeren video kayıtlarının seslerinden bir alıntı yapmalıyım: Uzaktan kayıt yaparken tanıdığım biri gelip bir süre yanımda duruyor, bana sorular soruyor (bir yandan da çalışan kâğıtçıyı görüyoruz); bir ara niye yanına gidip çekmediğimi, kendisini durumdan haberdar etmediğimi filan sorduğunda yanıtım (tek sebebi bu olmamakla beraber) “Korkuyorum” oluyor.
Yaşadığımız kentlerin ne kadarıyla ilişkiye girdiğimize de bakmak lazım; Ankara ya da İstanbul’da hayatımız boyunca hiç uğramadığımız yerler var. Yani, belki böyle bir zorunluluğumuz yok ama yine de İstanbul’dan bahsederken bahsettiğimiz yerler kentin yarısını kapsamıyorsa… Aklıma Ankaralı genç sanatçı Pelin Kırca’nın yeni projesi geldi. Ötekicilik değil, kentle barışma gösterisi niteliğinde… Pelin, 1990 yılından kalma bir telefon rehberinde sürekli rastgele sayfalar seçip üstüne parmağını koyduğu herhangi bir adresi bulmak üzere yola çıkıyor. Haritalara filan bakmadan, o adrese yakın olacağını tahmin ettiği bir yere dolmuş ya da otobüsle ulaşıp yolunu bulmaya çalışıyor. Hâliyle adreslerin hiçbiri tanıdık değil, ama bu bir keşif gezisi de değil; Pelin’in yeni diyarları fethetme iddiası ya da oralara kendini sunma gibi bir niyeti yok. Yaşamadığı kente yaptığı bir gezi gibi, bolca rastlantıya mahal vererek ve 22 yıldır onu yerinde tutan sınırları anlık da olsa delmeye niyetlenerek. Sonuçta döndüğü yer evi; buna ne bir flâneur’lük hâkim ne de situationist’lerin psiko-coğrafyacılığı (onlar da eve döner günün sonunda). Pelin, çeşitli metotlarla gözlem ve tecrübelerini kaydedip bize sunuyor olsa da, işin temel unsuru yapılan eylemin kendisi… Kenti ortasından bilmem kaça bölen sosyal sınırlara daha fazla kafa yormalıyız. Onları bir anda yıkmaktan bahsetmiyorum ama bence kafa yorup kurcalamak mühim, sonunda yine bu kaskatı hiyerarşilere geri dönüyoruz çünkü.
Buradan güncel sanat ve kentle ilgili söylediklerine bağlanmak istiyorum. İstanbul için gerçekleşmesi gereken modellerden bahsediyordun. Bunun temel sebebi de, pek çok kişinin “enayi”ce hiyerarşinin üst katmanlarında yer alma hayali (bu benim yanılsamam olabilir) ve âdeta sırasını bekliyormuşcasına eylemsiz kalması. Kimseye haksızlık etmek istemem, bunlar sadece izlenimler. Hâlbuki, yine senin yıllardır söylediğin “ev ödevini yapma” durumunu pek takan yok. Yani muhakkak vardır ama ev ödevinin bir kısmı da, inisiyatifi ele alıp sadece yapmak uğruna bir şey yapmak.
Burada yine ilk başta söylediğim onaylanma beklentisi, bir yer edinebilme kaygısı hâkim; bu da içselleştirdiğimiz hiyerarşileri resmediyor. “Ben bir yer açayım” diyen yok. “Ben yaptım, oldu” ifadesi genelde kötü çağrışımlarla anılır, ne yazık; aslında sanatçı inisiyatifi, “Ben yaptım, oldu” demezsen olamayacak bir şey. Bu noktayı da sorundaki açık ufuk korkusuna bağlayabiliriz. Memlekette bir Evrim Altuğ varsa, en azından bizim (biz kim?) arada bir sergi haberi, eleştirisi yazmamız lazım. Gönüllü olsun olmasın, tekelleşmenin büyük tehlikeleri var. Mahalle ölçeği ve İstanbul üzerinden Oda Projesi bence çok önemli bir hareketti; tabii onların arkasında sen vardın, arka çıkmakta haklıydın ve çok da iyi yaptın, fakat onlar da dünyada gelişen sanatçı inisiyatifleri akımıyla diyardan diyara savrulup işlerindeki “mahalle ölçeği”ne ara verdi. Bunda hiçbir sakınca görmüyorum, bilakis iyi ettiler, ama umarım mahalle işlerine de devam ederler (doğal olarak değişerek). Benim tek beklentim, örnek olup çoğalmaya yer vermeleri; bunu da zaman gösterecek. Ankara’da da geçtiğimiz yıl Ahmet Öğüt, Osman Doğu Bingöl ve Seyhun Babaç birkaç umut vadeden manevra yaptı, fakat bu da Ahmet ve Osman’ın “büyükşehir”e gitmesiyle sonlandı; umarım orada bir şeyler yapma fırsatları olur. “Gören az olursa duyan çok olur” sözüne binaen sadece yapmak değil, efsanesini yaymak da önemli tabii. Sonuçta, sanat tarihi de bir efsaneler yumağıdır; olağanüstü okunabilecek pek çok şey, sırf hakkında yazan olmadı diye arada kaynamamalı.
Benim şu an için son sözüm: Gerek kent gerek sanatta kemikleşmiş hiyerarşiler hiçe sayılmadığı sürece işler zor. Her saygısızlığın saygısızlık olmadığı fikrini saygı bekleyenlere de alıştırabilirsek ne âlâ. Geçenlerde, genç ve meşhur bir güncel sanatçı bana “babaya isyan” kavramından bahsediyordu; anlıyorum ama isyan edilecek bir baba-oğul modelini benimsemek ne kadar faydalı, onu bilemiyorum.
[1] Vasıf Kortun, “Minör Olanı Yeniden Kurmak: Erden Kosova ile Söyleşi”, İstanbul Dergisi, Dosya: “İstanbul ve Sanat”, sayı: 50, Temmuz 2004 [2] Can Altay, “Kağıtçıyız”, dedi, 2003