2004 Notları

I.

Yeni İstanbul kibrinde boğuluyor. Şehir tartışmasız bir “ikinci”. Pek çok sakininin ilk fırsatta terk etmeyi düşlediği yer. Bir başkent de değil. Ne var ki kendini ağır sıklet bir küresel şehir olarak görüyor… Kibir tam bir miyop. 

1999 depreminden hemen sonra evlerde acil durum çantaları bulunduruyorduk.

İçinde birkaç parça giysi, şişe su ve biraz hazır gıda ile pilli fener, el telsizi gibi şeyler vardı. Kimi de bunları aracının bagajında istifliyordu. Aradan birkaç yıl geçti, cılız belleğimizden gitgide silinen deprem tanrıya havale edildi. İstanbul’un küreselleşmesi, tıpkı bu deprem tehdidi gibi, ulusal ekonominin ve dolayısıyla egemenliğin muhtemel sonunu imliyor aslında. 

İflah olmaz bir pesimist olarak her şeyi takıntı hâline getirip herkesin canını sıkabilirim. Bu, tatlı tatlarla bezenmiş bir İstanbul yazısı değil… Hem neyi kutluyoruz ki? Çevresindeki her türlü kaynağa el koyup bunları hırsla tüketen Babilvari bir güce dönüşmesini mi? Görmezden gelinen, eğreti bir yasa dışı kültürle şekillenmiş olmasını mı? Zor yoluyla kazananların her şeyi kapması, kabul edilemez koşullarda yaşayan milyonlarca insanı ve onların da pastadan bir şeyler kapmak için çırpınışını mı? Güvencesizliğin kader sayılmasını ya da acımasız çizgilerle ayrılan sosyal ve ekonomik sınıfları mı? Eski polislerin, emekli istihbarat subaylarının kurduğu özel güvenlik ordularının halka ait mekânları dahi gözetliyor olmasını mı yoksa? 

İstanbul görkemli olmasına görkemli; belediye de son on yılda bazı mucizeler yaratmadı değil ama aidiyet nerede, şehir gururu var mı mesela? Yok. İstanbul miyop kibirden ibaret.

Şehrin birçok kültür kurumuna ev sahipliği yapan İstiklal Caddesi, yükselen deneyim ekonomisiyle birlikte turistik bir uzantı olarak yeniden biçimleniyor. Azınlıkların tarihî mirasını allayıp pullayıp pazarlama yönünde bir eğilim var. 20. yüzyıl boyunca caddenin ekonomisini her nevi yolla devralan, devlet takviyeli ”yerli” iş dünyası, caddenin geçmişini oluşturan sosyal dokuyu eritirken aynı geçmişin tezahürlerini markalaştırarak nostaljik bir algıya pazarlıyor. Adı İstiklal ama tabelalar bambaşka gerçekliklere işaret ediyor: Starbucks, Nike, Diesel, Fransız Sokağı. Cadde bir yandan aynılaşırken öte yandan farklılığın temaşa hayatına açılıyor. Cumartesi Anneleri bile gelemez oldu nicedir. Pera’nın sınırları pek geniş değil; Afrikalı, Moldovalı, Romanyalı ve diğer yersiz yurtsuz toplulukları, gezmeye gelenlerden ayıran Tarlabaşı bariyerlerinde sonlanıyor. Biri hizmet almak, biri de hizmet sunmak üzere orada. 

Hiçbir şey artık bu yere özgülüğü kalmamış ve hafızadan kazınmış bir şeye özlem, duruma göre de ona haset duymaktan öteye geçemiyor. Kültür sektörü de genel olarak aynı edinilmiş yetersizliği sergiliyor; “çağdaş” sanatın envaiçeşit türevi sunulmakta. Genleşmiş taşralılık burada yeni çağın ta kendisi; İstanbul’u bir arka plan ve yansıtma olarak kullanıyor. Durumun dış çeperlerindeki kurumlar, söz gelimi Borusan Sanat Galerisi ya da Platform istisnai tuhaflıklar.

Şehrin ham enerjisi, Batı Avrupalı için bir cazibe merkezi. Aşırı kurumsallaşmamış oluşu da yeni fikirleri tecrübe etmeyi kolaylaştırıyor. Güzel ama İstanbul projelerine yönelik bu artan ilgi neden? Niçin şimdi? İstanbul üzerine en şarkiyatçı sergi ZKM Karlsruhe’de yapıldı. Katılımcıları sergiden sonra ne hissetti bilemiyorum ama bu, ZKM’de görünmenin cazibesine karşı koyamayan “evet kuşağı sanatçıları” meselesine bağlanabilir. Çoğu kişi değişik yerlerin havasını solumaktan hoşlanır kuşkusuz. Yıllarca süren tecrit ve içine kapalılıktan ötürü, söz konusu aşırı hevesin meşruluğu da tartışmalı. Ama yeni durum aynı zamanda, politik gündem istikametinde sanatın araçlaştırılmasıyla ilgili bir tartışmaya kapı açıyor. Gerçekten ne değişti? Türkiye’de dört yıl önce güncel sanat yoktu ve üç yıl sonra olmayacak mı? 

Türkiye’nin kültür sektörü 1980’lerden bu yana, 12 Eylül darbesinin kolaylaştırdığı neoliberal ekonomi paralelinde özel kaynaklara bağlı hâle geldi. Kültür üreticileri, kendilerini devletten ayırıp gitgide artan biçimde bu kaynaklara bel bağladı. Müteakip 20 yılda tümüyle özel kaynaklarla desteklenerek gelişen bir görsel sanat sektörü oluştu. Ankara, sermaye ve hatırı sayılır bir beyin göçüyle beraber alternatif konumunu yitirdi. Başkent artık ülkenin simgesel merkezinden ziyade işlerin bitirildiği bir yer, geçici bir uzama dönüşürken örneğin Berlin’le İstanbul arasında İstanbul ile Ankara arasında olduğundan daha tutarlı bir ilişki kuruldu.

1980’lerin büyük bir kısmında İstanbul kültür ortamında, buraya dair sanattan ötesi, buralı sanatçıların sergilerinden başka bir sergi yoktu. İlk kez 1987’de düzenlenen İstanbul Bienali’nin etkisiyle bir grup sanatçı, en çok ziyaret edilen Avrupa başta olmak üzere, uluslararası sanat topluluklarıyla bütünleşmeye başladı. Bir zamanlar sanat akademileri ile kabul gören galerilerin hâkim olduğu ortamdaki değişim görsel kültür üzerindeki yerel basıncı da kaldırdı. Uzun yıllar şehirde -kanonlaştırılan nadir örnekler dışında- güncel sanatla karşılaşılmadı. Kurumlar buna hazır olmadığı gibi sanatçı, kurum ve izleyici arasında paylaşılan bir zemin de yoktu. Çoklukla taşralı bir kültür yapılanmasının, bu yapıyı destekleyen piyasa zemininin ve bunların kendini temsil etme ve yeniden üretme ortamının dışındaydı güncel sanat. İstanbul Bienali’nin ketum desteği hariç çok az tutunma noktası vardı. İnziva bir tür diasporaydı. Tartışma fırsatı dahi ancak yurt dışından getirilen az sayıdaki projeyle oluşuyordu. Tüm bunlar, “kenardakiler”in mikro topluluklar kurmasına vesile oldu; özgür sohbetler, öz örgütlenmeler, bağımsız etkinlikler devri başladı.

Türkiye sanatı, 1997 ile 2001 yılları arasındaki oldukça samimi birkaç örnek dışında eleştirel olmamıştır. Eleştirelliğin yokluğu veya kaybı, anlatı ve belgesel yöntemlere hevesli pratiklerle idame edilir ama bu eleştiri barındırsa da eleştirellikten yoksundur. Bir sanat üretimi ne kadar eleştiri barındırırsa yurt dışında o kadar kolay dolaşıma girer. Bir yandan da, sadece ikincil nitelikte işler Türkiye’de sunulur. Burada gösterilen ile yurt dışında gösterilen farklıdır. Zira devlet destek kaynakları ve kamu fonu kültürü olmadığı gibi işlerin paylaşılabileceği; sanatçıyı eleştirinin beklenmedik sonuçlarından, olası baskı ve tepkilerden koruyacak güçlü bir zemin de yoktur.

Sermayeyle görsel kültür sektörü arasındaki zımni evlilik afazi ve afoni üzerine inşa edildi. Öte yandan, son aylarda özgür ifade daha hoş görülen, desteklenen bir hâl aldı. Türk konsolosluklarının, rahatsız oldukları her türlü içeriği Ankara’ya ihbar ettiği günler geride kaldı. Bu detant bir değişime işaret ediyor; “yeni” Türkiye’de eleştiri onaylanıyor ve hatta halkla ilişkilerin bir biçimi olarak kabul görüyor. Türk aşırı sağının kirli popülist taktiklerle tesis ettiği korku kültürü ve bunun tetiklediği kaba öfkenin artık ciddiye alınmadığını görüyoruz. Bu özgürlük bize Avrupa Birliği sürecinde bağışlandı; biz de bir biçimde bu küçük temaşada sürecin araştırma ve geliştirme aracıları sayılabiliriz.

Gençleşen koleksiyoncu camiasıyla, hayat tarzı olarak koleksiyonculuk akımıyla, hatırı sayılır varlığı olan kimselerin yaşadığı İstanbul’da sanat piyasalarının yükselmesi şaşırtıcı bir durum değil. Güç sahiplerinin ilgisi hızla dünyanın doğu ve güneyine akarken yeni güç koridorları oluşuyor. Buradaki durum da genel gidişata koşut. Bir yandan da, akademi ve kültür kurumları, eleştirel literatür söz konusu değişime yetişemiyor ve kültürün değerini piyasa tespit ediyor. Endişe verici olan, bazı işlerin ederinin yükselmesi değil; sanatın kamu nezdinde çok ciddi, neredeyse geri dönülmez şekilde bir inandırıcılık kaybına uğraması. Hakikat bu değilse de kimin umurunda? Kamu fikrini kazanamamıştık, kamunun yerinde devlet vardı, şimdi de toptan yitirmiş olduk. Sanat ortamı bir özel sektör, “sponsorluk”la işleyen bir mekanizma olarak kabul edildiğinde keyif endüstrisinin sıradanlığıyla baş başa kalırız. Hayat tarzı dergilerinde “kültür-sanat” bahisleri, ihtisas alanı Biedermeier iskemlesi olan müzayedecilerin güncel sanata bulaşması, çok yakın zamana kadar Türkiye sanat ortamında neler olduğuna dair merak ve endişe duymayan bu aracıların İstanbul’da bienal sırasında sergiler açması, koleksiyonculara fuar turları sunması, koleksiyon aklaması… Evet, bu henüz başında olduğumuz bir oyun. 

Koleksiyoncular bu zamana kadar hoş, uysal, iki boyutlu (fotoğraf ve video dâhil değil tabii ki), sadece ve sadece fırça ve kalemle yapılmış işleri alıp üstelik bunların ederi bugün bile katlanırken aykırı fikirleri telaffuz etmek de neden? Oysa, hakiki, katkısız, beklenmedik işler olmaları gereken yerlerde değilken müzayede meraklılarının üzerine titrediği, ederi dil uçuklatan şeyler dünyanın geri kalanının umurunda mı? Gerçekten dönüştürücü, sorgulayıcı kamu kurumlarının; ciddi ve cesur güncel sanat koleksiyoncularının çoğalarak farklı seçenekler sunmasının zamanı gelmedi mi? Bu noktada en çok, ciddi koleksiyonların bir an evvel gün ışığına çıkarılmasını, Türkiye’nin çoğu dışarıda çalışan ciddi küratörlerinin ortama müdahalesini, değerli sanat tarihi tezlerinin bir literatüre dönüşmesini, vizyon sahibi genç galerici ve koleksiyoncuların dümen suyunda gitmek yerine inanç ve cesaretlerini sürdürmesini, İstanbul Modern ve santralistanbul gibi kurumların tarihin neresinde durduğunu göstermesini ısrarla diliyorum. 

II.

İstanbul nereye evriliyor? Söylemesi güç. Kentin istikameti üzerine durmaksızın yorumda bulunmaya mecbur biri olarak, birbiriyle çelişen ama hepsi de eşit ölçüde karamsar değerlendirmeler yaptığımın farkındayım. Her şey planlandığı gibi giderse, birkaç yıl içerisinde tamamen özelleştirilmiş olacak.

Bir kent bir başka kenti model almalı mı; bir kenti başka kentlere göre modellerseniz o kent kendisi olabilir mi? Bunun böyle olmadığına, İstanbul’un son 100 yılda görüp geçirdiği nice nâzım plana nasıl direnç gösterdiğine, yapboz gibi değişimlerin geçiciliğine tanığız. Kaldırım taşları, aydınlatmalar yenilenir; Taksim Meydanı genişledikçe genişler ama birkaç gün içerisinde polis gelip Sular İdaresi önüne barikatlarıyla konuşlanır. Panolar gelişigüzel yerlere saplanır, seyyar satıcı ve şipşakçılar bölgelerine döner. İçinde katran kaynattıkları yağ tenekeleri ve kazma, kürek, plastik torbaları ile nuh nebiden kalma Renault steyşınlarıyla geçici işçiler belirir çok geçmeden; yeni döşenmiş taşları kırıp delikler açar, üstünü de çimentoyla örterler. Her zamanki gibi yanlarından dırdır ederek geçip gider, çevremizden onay beklercesine “Bizi bu hâlde Avrupa’ya alırlar mı?” türünden söyleniriz. Oysaki İstanbul gibi kendi alt modellerini, kendinden örgütlenmeleri, ad hoc mimarisini üretme kapasitesi çok yüksek olan bir kenti illa da Avrupa kentlerinin biteviye merkezlerine benzetmek için nafile bir “normalleştirme”ye zorlamak yerine mevcut enerjilerin nasıl yeniden değerlendirilebileceğine bakamaz mıyız? 

İran’da Şah döneminde kaybolan, adını anımsayamadığım Azeri bir şairin şöyle bir dizesini okumuştum yıllar önce: “Biz müzeleri sevmeyiz, müzeler tarihsiz toplumlar içindir.” Yıllardır müze sorunları üzerine kafa yoruyorum; bu dizeyi hiç unutmadığımı itiraf etmeliyim. Peki bizler, buralılar yani, sahiden müzeleri neden sevmeyiz? Usulen düzenlenen okul gezileri hariç, ailenizle yaptığınız kaç müze gezisi sayabilirsiniz? Benim hatırladığım 1970’lerin sonundan; meşhur mavi yolculuklar döneminde Azra Erhat’ın, bizi peşi sıra dağ tepe sürüklerken mitolojiden mebzul miktarda aşk ve entrika hikâyeleri ekleyerek anlattığı amfi tiyatrolar ve kent kalıntıları… Azra Hanım’ın rehberliğinde baktığımız dağ, taş yığını değil; bugüne de seslenen hikâyelerle örülü, düş gücümüzü ateşleyen bir evrendi. Tarihin tortusu o mekânlarda olduğu kadar yanı başlarındaki evlerde hâlen kullanılan kalıntılarla yeniden ve yeniden anlam kazanıyordu. Geçmişle ilişkinin ancak yeniden okunarak bugüne sızmasıyla kurulduğunu görmüştüm. İşte bu nedenle bellek yoksunluğu, geleceğe dair fikir zafiyeti de oluşturuyor. İstanbul, şehir plancılarına, kabaran iştahlarıyla dev müteahhit firmalarına, ihale avcılarına, çimento fabrikası sahiplerine, kent ve topluluk adına karar verme ehliyetini şeffaflıktan uzakta hoyratlıkla kullanan mega(loman) belediye başkanlarına ve maketlerden, planlardan, uydu görüntülerinden kenti tarif eden, burada yaşayan insanların gereksinimlerine özen göstermeyen mimarlara bırakılabilir mi? Gelecek, teknokratlara, hamasetle öznesini oyalarken iş bitiren hükûmetlere, belediye başkanlarına ve mimarlara -evet, özellikle de mimarlara- bırakılamayacak kadar ciddi bir konu…

Mesela Galataport; Taksim-Tünel hattını tutan, tarihî yarımadaya bağlı olağanüstü canlı bir merkezin kıyısına sürdürülemez bir mezar proje düşlenmekte. Projenin öngöremediği basit gerçekse, İstanbul’a turist gelmesinin esas nedeni kentin iç içeliği, kaynaşıklığıdır. Burayı heyecan verici kılan büyük zincir marketler ve alışveriş merkezleri değil; küçük dükkânlar, sokak satıcıları, keşif hissi, kentin parçası olmak ve Boğaz’da bir şeyler içip kıyıda dolanmak, labirentvari sokaklara sapmaktır. Gereken, mevcut doku üzerinden bir gelecek kurarak bu dokuyu daha kullanılır hâle getirmektir. Topkapı Sarayı gibi bir yeri yüksek giriş ücretleriyle değil, ziyaretçinin kendi bütçesine göre müze içinde harcama yapabildiği bir mikrokozmos olarak yaşatmaktır. Sabah girip akşam çıkmak istemediğiniz, dört köşesinde yaşanmışlığı hissettiren, mutfaklarında eski Osmanlı yemeklerinin gerektiğinde konuklarla yapıldığı, birbirinin aynısı yüzlerce seramik tabak yerine az sayıda materyalin anlamı ve yapım süreçlerine ilişkin bilgiler eşliğinde sergilendiği, tabakla içinde sunulanın ilişkisinin konuşulduğu, içerdiği her bir mekânın önemi ve çevresiyle ilişkisinin tartışmaya açıldığı bir yer olarak yani… Asıl önemli olan, kama, kılıç, elmas sergileyerek Osmanlı tarihini yalnızca şiddet ve ihtişam üzerine kurmaktan öte her yönüyle var oluşunu soruşturmaktır. Bir askerî müze, dört duvar içinde top, tüfek ve düşmandan ele geçirilmiş üniforma sergilemekle yetinmeyip savaşın yıkımlarını anlatabilmelidir. Aslen eğitim ve hafıza mekânları olan müzeleri, eski eserlerin duvarlara asılıp vitrinlere saklandığı, ortalıkta bezgin bekçilerin gezindiği tozlu yerler gibi algılıyoruz. Yapı ve nesne -ne denli değerli olursa olsun- bir anlama gelmez; aslolan, bunlarla kişi arasındaki ara yerdir. Adını koyamadığımız, nesneleştiremediğimiz, hayatımızı kimi zaman daha anlamlı kılan, daha çok soru sorduran, düşündüren, özene teşvik eden, kışkırtan durumlar… Kabul ettiğimiz doğruları sorgulatan o alışveriştir. Bu anlamda, müzelerimiz talan mekânları olmanın ötesine geçememiştir; turistlerden önce bizler, bizzat buralılar için de pek bir şey ifade etmezler… 

İstanbul’un geleceğini turizme bağlayanlar aslında bu kenti düşünmüyorlar. En iyi turizm, ancak siz kentinizden, işleyişlerinden memnun olduğunuz zaman, yani aidiyetiniz varsa gerçekleşir. Turist, bir para makinesi değil, geleceğinizin garantisi; yaşadığınız yer hakkında bir övgü, bir anı, bir tattır. İstanbul’a gelen bir yabancının ülkesine döndüğünde, “Akmerkez harikaydı” ya da “Galataport’taki akvaryuma bayıldım” dediğini düşünebiliyor musunuz? İstanbul’un yeniden düşlenmesinde ana cadde çözümlerinden ziyade yerel mitler, ara sokaklar, farklılıklar, skala değerlendirilmeli. Müzelerin yaşayan yerler hâline geldiği, insanın oryantasyonunu karıştıran, kendini egzotikleştirmeyen, aksine köşe başındaki sebilin Reşat Ekrem Koçu’dan Orhan Pamuk’a bilgi, edebiyat ve tarihle katmanlandığı çok hücreli bir organizma olarak düşünülmeli. Turist tecrit edilmemeli, şehre katılmalı; ona İstanbul’un Disneyland sürümü dayatılmadan önce de mutlaka hatırlanmalı: Aslında geçmiş yoktur ve her şey ona katılan değer bağlamında günceldir.

resmigorus.blogspot.com.tr’deki 2004 yazılarından derlendi.