Gösteri, Nisan 1987, s. 62-63
“Pop-Art’ın babası sayılan Andy Warhol, sanatın birçok dalında çok sayıda sanatçıyı etkiledi. Warhol’un sanatı, yaşamı TV ekranının gözlerinden izleyen, gövdesini sosyal pratiğe sokmadan yaşayanların toplumu ile ilgili bir sanattır”
Otobüsteyim, dışarıda kar yağıyor. Yanımda tombul soluk yüzlü bir genç oturuyor, başında kulaklarının ucuna kadar indirdiği bir yün şapka. Bacağını oynatıyor, sinirli sinirli, omuzu bana doğru kaykılmış, camla arasında sıkışmışım. İstanbul otobüslerine alışkınım, işkillenmemeliyim ama yavaş vavaş sinirlenmeye başlıyorum. Birkaç durak boyu, duraklayıp sürdürüyor bacağını oynatmayı, pencereden dışarı bakarken herifin boğazını sıktığımı düşlüyorum. Ayağa fırlıyorum sonunda, bana yol veriyor, omuzumJa bindiriyorum göğsüne, otobüsün arkasına doğru yönelirken, apışıp kalmış bana bakıyor. Biraz sonra otobüsten iniyor, tam kanser hastanesinin önünde. Birdenbire korkunç bir utanç kaplıyor içimi, başındaki garip şapka kaybettiği saçlarını gizlemekte raydoterapi -korkulu heyecanlı hali- bir de benim kabalığım. Aynı yaşlardayız!
Otobüsten iniyorum, gazeteye göz atıyorum, Andy Warhol, inanması güç bir haber, Andy Warhol bizlere ömür. Sabah 9.30, müzeye gidip çalışmaya başlamam gerekiyor, üzüntüden de garip bir duygu içimde, her nasılsa Warhol’un ölümlülüğüne inanmak güç. İki yıl önce yazmıştım şimdi okuyacağınız yazıyı. Değiştirmeye dayanamadım.
23 Şubat 1987
Gün gelecek ki sıraya dizili eş imgeler adlarıyla birlikte kişiliklerini de yitirecekler. Marilyn Marilyn, Marilyn
Pop akımında sanatçı yapıtının ardına gizlenmez sanatçının da ardında bir şey yoktur zaten. Göstergesiz ve ereksiz bir yüzey vardır yalnızca. Gösterdiği ise hiçbir şeyi göstermemesidir
(Roland Barthes).
Bir gün benim yerime bir başkası resimlerimi yapabilmeli. Resimlerim böyle, çünkü makine olmak istiyorum ve inanıyorum ki bir makine gibi yaptığım resimler yapmak istediğimdir aslında
(Andy Warhol).
Warhol reddediyor konuşmayı, demeç vermeyi. Bunun en tipik örneği söylentiye göre çağırıldığı bir konferansa kendisine benzeyen birini göndermesidir. Ve tıpkı resimleri gibi kendisi de benzeri ile değiştirilebilir olmalıdır. Hazır konserve çorbaları arasında ne fark var ise Warhol’la benzeri arasındaki fark da odur iste. Böylece farklılaşmanın yok olmaya yüz tuttuğu bir dünya gösterilmektedir.
Bir yandan yaşantımız televizyon tarafından dramatize edilirken diğer yandan yaşamlarımızın dramını unutmaya başladık. Yani gönül bağladığımız ortak söylem haline getirdiğimiz ve hatta hayatlarını yaşadığımız “kişiler” Ceyar, Hanedan karakterleri, başkanlığını aktörlüğü yaratan Reagan oldu artık. Warhol’un istediği bu seyirlik toplumunun (spectacle society) resmini yapmak. Dolayısıyla, resmettiği Catherine Deneuve değil iletişim sisteminin birinci ikonası Marilyn Monroe.
Warhol’un sanatı; yaşamı TV ekranının gözlerinden izleyen (sokağındaki yangını yerinden izlemek yerine haberleri bekleyen kişi gibi) gövdesini sosyal pratiğe sokmadan yaşayanların toplumuyla ilgili bir sanattır. Bunun içindir ki ölümle ilgili sansasyonel konuları büyük bir soğukkanlılıkla eşil imgeler aracılığıyla yeniden görüntüler: araba kazaları; J.F. Kennedy’nin cenazesinde Jackie, Marilyn Monroe, elektrik sandalyeleri. Nasıl giyotin baltanın uzantısıysa, elektrik sandalyesi de fabrika şalterinin uzantısı olarak infazın en mekanik, en yabancılaşmış tarzını, kurbanla katili arasındaki somut uzaklığı göstermektedir. Warhol’un resimlerinin yapılma tarzları tıpkı konuları gibi bu yabancılaştırmayı bilinçlice içerir. Warhol’a neden ölüm resimleri yaptığı sorulduğunda, iletişim sistemini kastederek “onlar başlattı bunu” demişti.
Anlam, bilgi/haber bombardımanı altında sıfır noktasına yaklaşırken Etopya’da açlık haberinin gerçekliği, yan yana ya da ardarda gösterilen çikolata reklamıyla etkisizleşirken, daha doğrusu aynı gerçeklik düzeyinde işlev görürken- fark ediyoruz ki tek gerçeklik artık iletişim sisteminin gerçekliği. Warhol “makine olmak istiyorum” diyerek bir görüntüyü yeniden çoğaltıp iletişim sistemini taklit ederken, görüntülerden anlamı ve farklılaşmayı “kaldırıp” sistemi çözmektedir., Marilyn, Marilyn, Marilyn.
Marilyn Monroe intihar ederek iletişim sisteminden intikam almaya çalışmıştı. Tüm yaşamı iletişim sisteminin önünde sür(dürül)en bu kadın, ne ilginçtir ki, eskiden tanrıların ve kralların ölebilmelerinin aksine, (çünkü iktidarlarının nimeti idi ölebilmek, Baudrillard’in dediği gibi) iletişim sistemi tarafından dondurulmaktan kurtulamamıştır. Yani, Marilyn’in ölümsüzlüğü ölmesine hak verilmemesindendir. Sarıya boyalı saçları, sahte beni, kırmıza rujlu dudağıyla tıpkı bir ölüm maskesi gibi her zaman aynıdır. Yaratılan kuşkularla (CIA mi öldürdü?) ölebilme iradesi bile elinden alınmıştır.
Baudrillard’a göre Marilyn’in kokakolaların, konservelerin çoğul imgeleri hem asılın (orijinal) ölümünü hem de temsiliyetin sonunu gösterir, izleyici ilgisini somutlaştıramamaktadır, çünkü izlediğinin hemen yanında bir eşil imge daha çıkmakta karşısına. (Monet, Rouen Katedrali dizisinde aynı görüntüyü günün ayrı anlarında yakalayarak her an arasındaki farkı gösteriyordu.. Monet’nin pozitivizminin aksine Warhol’un görüntüleri arasındaki tek fark baskı sırasında boyanın az gelmesi ya da fazla kaçması). Bakış bir Marilyn’den diğerine yönelirken arzu yok olmaktadır, çünkü arzu tekil nesnede belirlenebilir, izleyici resimden tatmin olmadan resmi tatmin ederken şu sorular çıkıyor ortaya; peki hani kokakola doğrusu? Asıl Marilyn nerede? Örneklemeyle temsil edilebilir mi bunlar?…
Warhol resimlerini “el değmeden” çeşitli baskı ve fotoğraf teknikleriyle hazırlayarak onları tarzsız (style) ve göstergesiz kılmaktadır. El değmemiş bir yüzeyde gösterge olmaz. Warhol boyamak yerme hazır resim kullanarak; yaratıcı eli süreçten çekmektedir.
Hazır görüntü kullanıp mekanik yöntemlerle resim yapmanın bir diğer özelliği de tarzsızlık demiştik. Barthes, Buffon’un “Tarz insan demektir” tümcesi üzerine, eğer tarz alaşağı edilirse özgül birey de yok olur demekteydi. Tarz imzasıdır kişinin gövdesinin.
Tarzdan kaçınmak batı resim tarihinin en kalıcı özelliklerinden biriydi. Rönesans öncesine de hakim olan bu görüş bağlamında ikonacıların ve kilise içlerini resmedenlerin yapıtları aslında görülemeyen bir tanrının göze ulaşan görüntüleri olduğu ve bu anlamda ressamların adlarının birincil önemi olmadığı gibi, izleyen tanrının kendisi ve kilise de tanrının bakışı altında dolaşılan kutsal yer, dolayısıyla tarzın ta kendisi idi.
Rönesans’ın kuzeyli ustaları; ise, resimlerini ince fırçalar eritilmiş boyalar ve kat kat cilalar sonunda ortaya çıkararak, sanki kişisel tarzları yokmuş ve resimlerine insan eli değmemiş gibi üretim süreçlerini saklamaktaydılar. Resimleri doğaya açılan bir pencere gibiydi. Ressamlar tanırının yansımasında yaratıldıklarını mutlak, kusursuz (tanrısal) örneğe yakınlaşarak kutlamaktaydılar. Yani tarzlarının ustalığı tarzsızlaşmalarıyla ölçülüyordu.
Modern dünyada ise Marcel Duchamp, endüstri dünyasının en adi, en adsız nesnesi olan pisuara imzasını atıp sergilemişti. Artık tarzın ne anlama geldiğini kişiliksiz üretim malında göstermekteydi. Sanatçılık özgünlük (“özgün baskı aramak anlamsızdır”, W. Benjamin) jestlerle, entelektüel stratejilerle, yani, yaratma iradesi olmadan da mümkündü.
Warhol tıpkı Duchamp gibi tarza bulaşmadan, ama ondan ayrı olarak, üretimin sonucunu değil, yeniden üretim sistemini, mekanizmanın kendisini ele almaktadır. O ne tanrının, ne yaratma iradesinin, ne de dilsel stratejilerin sanatçısı. Çoğumuz gibi izleyici koltuğunda alıyor yerini. “Gün gelecek ki herkes 15 dakika için meşhur olacak” diyerek.
1) Asıl metinde Marilyn yerine Campbell konserve çorbaları geçmektedir.
2) Bu yazıyı yazdıktan sonra izlediğim Supervision/TVTV adlı bir avangard video topluluğunun yaptığı bir film, kendi evlerinde rehine alınan bir ailenin, rehine alınışlarını dışarıdaki, kameralar aracılığıyla ilgiyle izlemelerini konu almaktaydı.
3)”Asıllık” sorunu kuşkusuz burada bahsettiğimden çok daha karmaşık. Burada açıkladığım haliyle, özellikle “Tekillik” yönüne ağırlık veriyorum ki bu bile sorgulanabilir.
4) Göstergeszlik, daha doğrusu, plâstik, göstereni askıya almak fotoğrafa da özgüdür, kuşkuşuz. “Anlam” fotoğrafın çekiminden önce de vardır. Bu konudaki klasik.metin; Roland Barthes, Camera Lucida, New York, 1981 ve “Rhetoric.of the Image, The Photographic Message” Image-Music-Text, New York 1977. Plastik gösteren ve grafik.
gösterilen terimleri için bakınız: Roland Barthes “Cy Twombly” Works on Paper New York, 1977…